Orhan Veli’nin şiirlerinde Edirne

Aslında her ne kadar İstanbul’la özdeşleşmiş de olsa bir Edirne yanı da vardır Orhan Veli’nin. Eminim ki yaşasaydı, bir zamanlar gözleri kapalı bir şekilde dinlediği İstanbul’dan koşar adım uzaklaşır ve yaşamını, Edirne’de ya da askerliğini yaptığı Saros’ta bir yerde geçirirdi.

Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu ile birlikte başlattığı ‘Garip’ akımı bir yana dursun ‘garip’ bir şekilde hayata veda edişi daha çok iz bırakmıştır çocuksu hallerimde. 1950’de, 36 yaşında Ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düştü ve başından hafifçe yaralandı. İki gün sonra İstanbul’a döndü. 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren şair hastaneye kaldırıldı. Beyinde damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın sebebi doktor tarafından anlaşılamadı ve Kanık’a alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi uygulandı, ancak beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşıldı. Aynı akşam sekizde komaya giren şair gece 23.20’de komadan çıkamayarak Cerrahpaşa Hastanesi’nde hayata veda etti.

Türk edebiyatında ‘Bir şiir ihtilalcisi’ olarak anılan ve geleneksel şiir biçim ögelerini reddederek, hatta dışlayarak Türk şiirine şekil anlayışından uzak bir anlayış kazandıran Orhan Veli’nin yaşamı boyunca yazdığı, yayımlanan ve yayımlanmayan şiirlerinin yer aldığı “Bütün Şiirleri” isimli kitabını 2005 yılında, Çanakkale’de üniversite okurken almıştım. Şiirlerindeki sadelikten olsa gerek ortaokul ve lise yıllarında büyük bir iştahla takip ettiğim Türkçe ve Edebiyat derslerinde en çok O’nun şiirleri dikkatimi çekerdi. Bu kapsamda üniversiteli olmanın verdiği özgüven ve marjinallikle birlikte bugün hala Çanakkale Barlar Sokağı’ndaki yerinde duran Divit Kitapevi’nden Orhan Veli ve Cemal Süreya’nın şiir kitaplarını satın almıştım.

Ve işin tuhafı bir gün okurum ümidiyle o iki şiir kitabı önce kitaplığımda bir dekor, sonra da yatak altındaki bölmemde aylık periyotlarda tozları alınan eşyaya dönüştü. Taa ki Gizem’le bir yolculuğa çıkana kadar. Yazmaktan okumaya vakit ayıramadığım bahanesini ilk kez o bu kadar gerçekçi vurmuştu yüzüme. Çünkü kitap okumayışımı, ‘yazmaktan okuyamıyorum’ bahanesi arkasına saklamış ve bu bahaneyi hep bir kalkan olarak kullanmıştım. Hatta öylesine inandırmıştım ki kendimi buna, yazmak ve okumak fiillerinin aynı cümlede buluşması gibi aynı bünyede buluşmasının zor olduğunu düşünmemden olsa gerek, kendimi ya ‘yazacağım’ ya da ‘okuyacağım’ kalıpları arasına sıkıştırmıştım. Oysaki insan okurken de yazabileceği gibi yazarken de okuyabilirdi. İşte Gizem bana belki birçok kişi için basit ancak benim için büyülü olan bu fikri aşılarken yanında bir de bonus armağan etti: Bir kitabı (Roman, hikaye vb.) şiir kitabıyla aynı anda okumak.

Uzun bir aradan sonra, yazma bahanesini de bir kenara koymamla birlikte yeniden okuma alışkanlığıma geri dönmek ve bunu şiir kitaplarıyla süslemek gerçekten çok keyif verici ve ben ilk sınavımı, taa öğrencilik yıllarımdan bu yana hayranlık duyduğum Orhan Veli ile vermiş olmanın sevincini yaşarken, geçtiğimiz hafta (Kasım 2018) özel bir anımı yıllar sonra tekrar yerinde hissetmek için gerçekleştirdiğim Çanakkale seyahatim sırasında kitabı raftan aldım ve çantama koydum. İşte Çanakkale’ye giderken okuduğum şiirler arasında öyle güzel tesadüflere denk geldim ki…

Levent Yüksel’in seslendirdiği Dedikodu şarkısından tutun da ortaokul sıralarında ezberlediğim Anlatamıyorum şiirine kadar hepsiyle yeniden tanıştım. Edirne’den Çanakkale’ye otobüsle giderken adım adım karşıma çıkan “Edirne” temalı şiirler ise öylesine içime işledi ki…

Çanakkale’ye varır varmaz ilk işim Barlar Sokağı’na gitmek oldu. Divit Kitapevi ise hala aynı yerindeydi. Tıpkı 14 yıl öncesi gibi…

Unutmadan… Gizem’e en kalbi teşekkürlerimle…

NAHİT HANIM

21.8.1942

Cumhuriyet Hanı’nda;

Ne güzel bir geceydi!

Sabaha karşı yağmur yağdı.

Güneş doğdu, ufuk kana boyandı;

Çorbam geldi, sıcak sıcak;

Kamyon geldi kapımıza dayandı.

Karnım tok,

Sırtım pek;

Ver elini Edirne şehri.

Bu şiirin bir de orhanveli.net’te şöyle bir hikayesi var:

Keşan isimli bu şiirinden anladığımıza göre Orhan Veli Edirne’ye giderdi. Ne için mi? Bunu Sabahattin Eyuboğlu’nun, ölümünün ardından Mahmut Dikerdem’e yazdığı mektupta görebiliriz:

“Orhan’ı şimdi İstanbul’da arayıp da bulamamak mümkün mü Mahmut? Sahiden hiçbir yerde bulunmaz mı dersin? Lambo’da? Balık Pazarında? Öyleyse Sarıyer’e gitmiştir… Yahut Edirne’ye, Nahit Hanım’a…”

Aynada başka güzelsin,

Yatakta başka;

Aldırma söz olur diye;

Tak takıştır,

Sür sürüştür;

İnadına gel,

Piyasa vakti,

Muhallebiciye.

Söz olurmuş,

Olsun;

Dostum değil misin?

Söz şiirinde lafı geçen Piyasa Vakti’nin özel bir anlamı olduğunu söyleyebilirim. Edirneli bir dostum, akşamüzeri kızlı erkekli grupların, süslenerek, şehrin bir sokağında gezintiye çıktıklarını ve buna da Piyasa Vakti dendiğini söylemişti. O zaman buradaki kişi için de “Nahit Hanım’dır” diyebiliriz…

YOLCULUK / Rıfkı Melül Meriç’e

Ne var ki yolculukta,

Her sefer ağlatır beni,

Ben ki yalnızım bu dünyada?

Bir sabah kızıllığında

Yola çıkarım Uzunköprü’den;

Yaylının atları şıngır mıngır;

Arabacım on dört yaşında,

Dizi dizime değer bir tazenin,

Çarşaflı, ama hafifmeşrep;

Gönlüm şen olmalı değil mi?

Nerdee!…

Söyleyin, ne var bu yolculukta?

Twitter’daki Trakya Balkan hesabı ise Orhan Veli’nin bu şiirine, “Orhan Veli askerken posta kamyonuyla Uzunköprü’ye geçer, oradan yaylı (fayton) ile istasyona gider ve trenle İstanbul yolunu tutardı” yorumunu getiriyor.

BİR ROMAN KAHRAMANI / 1945

Çadırımın üstüne yağmur yağıyor,

Saros körfezinden rüzgâr esiyordu,

Ve ben, bir roman kahramanı,

Ot yatağın içinde,

İkinci dünya harbinde

Başucumda zeytinyağı yakarak

Mevzuumu yaşamaya çalışıyordu

Bu şehirde başlayıp

Kimbilir nerde,

Kimbilir ne gün bitecek mevzuumu.

YOL TÜRKÜLERİ

“Akşam oldu yine bastı kareler.”

 Oturdum sırtın üstüne.

Geçmiş günleri düşündüm.

Askerdim, Adilhan köyündeydim;

Böyle bir akşamdı yine;

İçimde yine İstanbul hasreti,

Dalmış düşünmüştüm;

“Bu dağlar Koru dağları değil,

Bu köy Adilhan köyü değil;

Ne şu değirmen Ferhat ağanın,

Ne de bu türkü hazin;

Ne açım, ne susuz,

Ne de gurbet elde yalnız.

Hele güneş bir çekilsin,

Reng-i Edirne: Rouge d’Andrinople

Bir matador… Elinde bir pelerin. Hem de kırmızı mı kırmızı…

Boğaların kırmızıya değil de matadorun el hareketlerine tepki verdiğini öğrendiğimde biraz hayal kırıklığına uğramıştım açıkçası. Kırmızı, her ne kadar Manuel Rodriguez Sanchez’in elindeki pelerin gibi gözükse de benim için, Sanchez’in Lupe Sino’ya duyduğu aşktı, tutkuydu Menno Meyjes’in Manolete filminde.

Aynı zamanda şehvetti kırmızı, tutkuydu, ihtirastı. Aşktı kırmızı. Ama en çok da yaşadığım şehirdi. Edirne’ydi…

Edirne’nin kırmızıyla olan tarihi geçmişi çok bilinen bir gerçek olmasa da Edirnelilerin kırmızıyı sevdiği, yine Edirne’nin boyacılarının ünlü olduğu, küçüklükten bu yana hep kulağımıza çalınıp durmuştur. Birçoğumuz da bunun nedenini merak dahi etmemiştir. İşte Ordinaryüs Profesör Süheyl Ünver’in “Her şey biter Edirne bitmez” cümlesi konuyu size ne kadar özetleyebilir bilmiyorum ama tarih kitaplarının tozlu sayfalarında Edirne’nin dünya literatürüne kabul ettirdiği bir rengi olduğu ortaya çıktı: Edirne Kırmızısı…

Uluslararası literatürde Fransızca Rouge d’Andrinople ismiyle anılan ve Avrupa’da yeni bir dönemi başlatan Sanayi Devrimi sonrası birçok tekstilcinin dikkatini çeken Edirne Kırmızısı; uğrunda çokça emek ve paranın harcandığı, sırrını çözene ödüllerin verildiği ve hatta casusluk faaliyetlerine konu olacak tarihsel ve bir o kadar da önemli bir renk olarak dikkat çekiyor.

Avrupa’da ilk başlarda Türk Kırmızısı olarak bilinen ve sonrasında, Edirneli iki boya ustasından esinlenmesiyle birlikte Edirne Kırmızısı olarak anılmaya başlayan bu renk, çok zahmetli bir boyama sürecini içerdiğinden olsa gerek yalnızca tekstilde kullanılıyor. En doğru tonu da kumaşta, daha ipek kumaşta veren Edirne Kırmızısı’na bu yüzdendir ki ahşapta ya da çinide rastlamak mümkün değil.

Adı Edirne ile özdeşleşen ve yine içinde Edirne sözcüğünün geçtiği, ahşap üzerine süsleme sanatı olarak bilinen Edirnekari’de de bolca karşılaşabileceğiniz kırmızı sizi yanıltmasın. Edirne Kırmızısı, bayrak kırmızısına oranla daha koyu bir yapıya sahip ve gerçek tonunu tekstil ürünleri dışında görmeniz neredeyse imkansız.

Fransız sanayici ve mühendis Édouard Delamare’in deyimiyle Fransa’da pamuk kullanımının yaygınlaşması sonucu sırrı çözülmesi zorunluluk haline gelen Edirne Kırmızısı ilk kez 1740’lı yıllarda Fransa’da üretiliyor. En doğru tonu kumaşta, hatta ipek kumaşta veren Edirne Kırmızısı’nın serüveni, 1756’da Fransa’ya dönerek Lyon’a yakın bir bölge olan Saint Chamond’da bir Türk Kırmızısı boyahanesi kuran ve Yakındoğu’daki kök boya üretimin kopyalanarak Avrupa’ya getirilmesinde etkili olan gezgin ve mucit Claude Flachat’in İstanbul’dan iki kalaycıyı, İzmirli bir hallacı, iki Ermeni mordan ustasını, İranlı bir eğirmeciyi ve iki de Edirneli boyacıyı Fransa’ya götürmesiyle bambaşka bir boyuta ulaşıyor. O döneme kadar Türk Kırmızısı olarak bilinen rengin Edirne Kırmızısı olarak yeniden adlandırılmasında da işte Edirneli bu iki boya ustasının payı dikkat çekiyor.

Sonraki yıllarda Avrupa’yı adeta bir kırmızı modası sarıyor. Fransa’daki başarılı örnekler kıta Avrupası’nda yayılarak birçok ülkede konuşulur hale geliyor. Fransa’dan sonra İsviçre’de, 1760’lı yılların başında bir Türk Kırmızısı boyahanesi açılıyor. Bu boyahaneyi ise sonraki yıllarda Hollanda izliyor. Amsterdamlı iki tüccar da, Hollanda’da yaşayan bir Türk ustayla birlikte 1768 yılında bir Türk Kırmızısı boyahanesi daha açıyor.

1765 yılında Imprimerie Royale kök boya üretiminde belli bir kaliteyi yakalama isteği sonucun Fransa’da bir talimatname basıyor. Çünkü birçok boyacı, orijinal Edirne Kırmzısı’nı, daha doğrusu o dönemde boyacılar tarafından Adrianopolis olarak adlandırılan bu rengi elde edebildiklerine inansa da çok azı, bu özel işlem gerektiren formülü başarabiliyordu.

Avrupa’da popülerliği giderek artan Edirne Kırmızısı, en nihayetinde İngilizlerin de dikkatini çekmeyi başarıyor. Kök boya ile boyama yönteminin boya endüstrisindeki sırların öğrenilmesinde bir casusluk tekniği olarak kullanılan Edirne Kırmızısı, Edirne Kırmızısı’nın üretilmesine büyük çabalara girişen İngiliz hükümeti, rengin tanıtımını yapmaları üzerine 1781’de Fransız Louis Borelle ve kardeşini İngiltere’ye davet ediyor ancak İngilizler, İngiliz endüstrisinin yararına sırlarını ortaya çıkarması için Borelle ve kardeşlere 2 bin 500 pound ödese de uygulama başarılı olamıyor.

Seneler 1776’yı gösterdiğinde ise Pouce ve Archalat isimli iki tüccar devlet desteği ile Edirne’den birkaç Yunanlı boyacıyı Paris’e getirtiyor. Bundan sonraki süreçte ise Avrupa’da tekstilciler arasında sıkı bir rekabete dönüşecek olayların ilk adımı atılıyor. Edirne Kırmızısı’nın elde edilmesi bir ara o kadar önem kazanıyor ki renge ait formülün yer aldığı reçetenin saklanması için piyasada farklı farklı reçeteler dahi dolaştırılıyor.

Sonraki süreçte Edirne Kırmızısı Avrupa’yı özellikle de İngiltere’yi öyle etkiliyor ki, renk uğruna yarışmalar yapılıyor. Merkezi Manchester’da bulunan The Society of Arts isimli dernek Edirne Kırmızısı’nın en doğru şekilde elde edilebilmesi için 1761 yılında bir yarışma düzenliyor. Manchester’da boyacılık yapan John Wilson Edirne Kırmızısı’nı en iyi üreten boyacı olarak yarışmayı kazanırken aynı Wilson bu kez iki yol sonra rengi daha parlak bir şekilde elde ederek dernekten bir ödül daha kazanıyor.

Rekabet Avrupa’daki ülkeleri öylesine sarıyor ki Fransa’da bir baskı fabrikası bulunan sanayici Oberkampf, rakiplerinin boyama teknikleri ayrıntılarını öğrenmek için yeğenlerini Glascow’a dahi yolluyor.

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç. Leyla Yıldırım, bir makalesinde Edirne Kırmızısı’ndan “Uğrunda çok emek ve paranın harcandığı tarihsel bir renk” diye bahsederek rengin önemini bir cümleyle özetliyor aslında.

Edirne Kırmızısı Türk tekstil piyasasında beklediği karşılığı alamasa da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Karadağ Türk kırmızısı olarak da bilinen ‘Edirne Kırmızısı’ rengini günümüz teknolojisine uygun olarak üretebilen nadide insanlardan. Türkiye’de yalnızca İstanbul Ümraniye’de bulunan Türk Kültür Vakfı’na ait Kültürel Mirası Koruma ve Doğal Boya Laboratuvarı’nda basımının yapıldığı tarihi rengin patenti, Türk Kırmızısı adı altında Türk Kültür Vakfı tarafından alınırken yıllar öncesinden kalma Edirne Kırmızısı’na ait bir kumaş baskıyı bugün Fransa’nın müzeleriyle ünlü Mulhouse şehrindeki Emprime Tekstil Müzesi’nde (Musée de l’impression sur étoffes) görebilmek mümkün.

İşte tarih boyunca Traklara, Odrislere, Makedonlara, Bizanslara ve son olarak da Osmanlılar olmak üzere birçok medeniyete ev sahibi yapan, Cumhuriyet döneminin en seçkin kentlerinden biri olan ve 8 bin 300 yıllık tarihine yüzlerce somut ve somut olmayan değer sığdıran Edirne, dillere destan rengiyle 1700’lü yıllarda olduğu gibi yeniden Avrupa’yı kasıp kavurmaya hazırlanıyor.

Eee… Nasip olmaz her şehre bir renkle anılmak. Ya da nasip olmaz her renge bir şehirle anılmak. Hele ki o şehir Edirne’yse… Siz hangisini daha çok sevdiniz? Sanırım ikinci cümle, Edirne’nin üzerinde çok daha şık duruyor. Ne dersiniz?

Bir renk ki dillere destan; Edirne Kırmızısı

Edirne’nin kırmızı renkle ilişkisinin tarihi bir geçmişi ve dayanağı olduğu pek de bilinen bir gerçek değildir. ‘Edirneliler kırmızıyı sever’, ‘Edirne’nin boyacıları ünlüdür’ şeklinde hepimizin kafasında bazı klişeler yer etmiştir de çoğumuz bunun nedenini bilmeyiz. Hatta merak bile etmemişizdir. İşte Ordinaryüs Profesör Süheyl Ünver’in “Her şey biter Edirne bitmez” cümlesi konuyu ne kadar özetleyebilir bilmiyorum ama tarih kitaplarının tozlu sayfalarında, Edirne’nin dünya literatürüne kabul ettirdiği bir rengi olduğu ortaya çıktı: Edirne Kırmızısı…

Bazı renkler isimlerini leylak, menekşe moru gibi çiçeklerden alırken Anglais (İngiliz rengi), Turquoise (Turkuaz) gibi renkler ülkelerden, Bordeux (Bordo) ve Rouge de d’Andrinople (Edirne Kırmızısı) gibi bazı renkler de şehirlerden alır. İşte Avrupa’da ilk başlarda Türk Kırmızısı olarak bilinen Edirne Kırmızısı da çok zahmetli bir boyama sürecini içeren ve uğrunda çok emek ve paranın harcandığı, sırrını çözene ödüllerin verildiği tarihsel bir renk olarak dikkat çekiyor. Uluslararası literatürde Fransızca ismiyle Rouge d’Andrinople olarak anılan ve Sanayi Devrimi sonrası Avrupa’da önemli birçok tekstilcinin dikkatini çeken Edirne Kırmızısı, 1700’lü yılların ortalarında yaşanan bir casusluk faaliyetinde de başrolü oynuyor.

Aslında Edirne Kırmızısı’nı tarihsel süreçteki önemini en güzel Fransız sanayici ve mühendis Édouard Delamare anlatıyor. Edirne Kırmızısı, Édouard Delamare‘in deyimiyle o yıllarda, Fransa’da pamuk kullanımının yaygınlaşması sonucu sırrı çözülmesi zorunluluk haline gelen bir renk halini alıyor. En doğru tonu kumaşta, kumaş cinsinde ise ipekte veren Edirne Kırmızısı ilk defa 1740’lı yıllarda Fransa’da üretiliyor. Yakın doğudaki kök boya üretimin kopyalanarak Avrupa’ya getirilmesinde etkili olan gezgin, girişimci ve mucit Claude Flachat‘ın 1756’da Fransa’ya dönerek Lyon’a yakın bir bölge olan Saint Chamond‘da bir Türk Kırmızısı boyahanesi kurmasıyla başlayan serüven, Flachat’in İstanbul’dan iki kalaycıyı, İranlı bir eğirmeciyi, İzmirli bir hallacı, iki Ermeni mordan ustasını ve iki de Edirneli boyacıyı Fransa’ya götürmesiyle devam ediyor. O döneme kadar Türk Kırmızısı olarak bilinen rengin Edirne Kırmızısı olarak yeniden adlandırılmasında Edirneli bu iki boya ustasının payı bir hayli büyük olsa gerek.

Sonraki yıllarda Avrupa’yı saran kırmızı modası, birçok ülkede konuşulur hale geliyor. 1760’lı yılların başlarında İsviçre’de Türk Kırmızısı boyahanesi açılıyor. 1768 yılında ise Amsterdamlı iki tüccar, Hollanda’da yaşayan bir Türk ustayla birlikte Türk Kırmızısı boyahanesi açıyor. 1765 yılında ise Imprimerie Royale kök boya üretiminde belli bir kaliteyi yakalama arzusu sonucunda Fransa’da bir talimatname basıyor. Çünkü birçok boyacı, orijinal Edirne Kırmzısı’nı ya da, o dönemde boyacılar tarafından Adrianopolis olarak adlandırılan rengi elde edebildiklerine inanıyordu. Ancak çok azı, bu özel işlem gerektiren Türk formülünü başarabilmişti.

     

Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Doç. Leyla Yıldırım, “Avrupa Tekstil Baskıcılığının Gelişiminde Türk Kırmızısı’nın Rolü” isimli makalesinde Edirne Kırmızısı’ndan “Çok zahmetli bir boyama sürecini içeren ve uğrunda çok emek ve paranın harcandığı, sırrını çözene ödüllerin verildiği tarihsel bir renk” diye bahsederek rengin önemini bir cümleyle özetliyor aslında.

Sonraki yıllarda kök boya ile boyama yöntemi boya endüstrisindeki sırların öğrenilmesi için bir casusluk tekniği olarak kullanılan Edirne Kırmızısı, en nihayetinde İngilizlerin de dikkatini çekmeyi başarıyor. Edirne Kırmızısı’nın üretilmesine büyük çabalara girişen İngiliz hükümeti, rengin tanıtımını yapmaları üzerine 1781’de Fransız Louis Borelle ve kardeşini İngiltere’ye davet ediyor ancak İngilizler, İngiliz endüstrisinin yararına sırlarını ortaya çıkarması için Borelle ve kardeşlere 2 bin 500 £ ödese de uygulama başarılı olamıyor.

1776 yılında Pouce ve Archalat adında iki Parisli tüccarın devlet desteği ile Edirne’denbirkaç Yunanlı boyacıyı kiralamasıyla sonraki süreçte tekstilciler arasında sıkı bir rekabete dönüşecek olayların ilk adımı atılıyor. Hatta olaylar casusluk derecesine, gerçek reçetenin saklanması için farklı farklı reçeteler piyasada dolaştırılmasına kadar varıyor.

Teknik, Anadolu’dan Fransa’ya geçse de Avrupa’daki rekabet, her ülkenin kendine göre birtakım avantajlar sağlamasına neden olmuştur. Fransa’da bir baskı fabrikası bulunan sanayici Oberkampf, yöntemlerini geliştirme isteğiyle rakiplerinin boyama teknikleri ayrıntılarını öğrenmek için yeğenlerini Glascow’a yolluyor. İngiltere ve Fransa arasındaki ekonomik savaştan dolayı mektupların ve belgelerin sınırdan geçirilmesi için her şey, sahte kırmızı boyayla renklendirilmiş bir şap eriğiyle pamuklu kumaş üstüne çiziliyor. Sirkeye batırıldığında bütünüyle kaybolan yazı ve çizimler, şap emdirilmiş kumaşın gideceği yere vardıktan sonra kök boya ile boyanmasının ardından tekrar okunabilir hale geliyor.

Edirne Kırmızısı o yıllarda Avrupa’yı ve özellikle İngiltere’yi öyle etkiliyor ki Manchester merkezli ‘The Society of Arts’ derneği rengin en iyi ve en doğru şekilde elde edilebilmesi için bir yarışma düzenlemeye karar veriyor. Manchester’da boyacı olan John Wilson 1761 yılında en iyi Edirne Kırmızısı‘nı ürettiği için, iki yıl sonra da daha parlak renk elde ettiği için dernekten iki defa ödül kazanıyor.

İşte tarih boyunca Traklara, Odrislere, Makedonlara, Bizanslara ve son olarak da Osmanlılar olmak üzere birçok medeniyete ev sahipliği yapan, Cumhuriyet döneminin en seçkin kentlerinden biri olan ve 8 bin 300 yıllık tarihine yüzlerce somut ve somut olmayan değer sığdıran Edirne, dillere destan rengiyle 1700’lü yıllarda olduğu gibi yeniden Avrupa’yı kasıp kavurmaya hazırlanıyor.

Eee… Nasip olmaz her şehre bir renkle anılmak. Ya da nasip olmaz her renge bir şehirle anılmak. Hele ki o şehir Edirne’yse… Siz hangisini daha çok sevdiniz? Sanırım ikinci cümle, Edirne’nin üzerinde çok daha şık duruyor. Ne dersiniz?

Paylaşılamayan Renk: Edirne Kırmızısı

Edirne’den Kars’a… Bir peynir hikâyesi

Memleketin birçok yerinde dillere pelesenk olmuş bir söz grubu vardır; “Edirne’den Kars’a” diye… Türkiye’yi bir uçtan bir uca tanımlamak için oldukça ideal olan ve çoğunlukla siyasilerin kullandığı bu söz grubunun en somut örneğiyle sonunda rastlaşabildim. Sadece somut olmamakla birlikte benim için en ilgi çekeni ve en merak uyandıranı olarak tanımlayabileceğim bu rastlaşma, iki hudut kentinin yıllara önce birbirlerinin yardımına nasıl koştuğunu; biraz dramatik, biraz hüzünlü ve biraz da girişimci yönüyle çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Konuya giriş yapmadan önce, dillere pelesenk olan bu söz grubunda küçük bir yer değiştirme yapalım. Ne oldu? “Kars’tan Edirne’ye…” Her ne kadar “Edirne’den Kars’a…” kadar kulakta fonetik bir ses yaratmasa da bunun en somut örneğini, 2016 Haziran’ında gördük. İki yıl boyunca Türkiye’nin en doğusu Kars’ta görev yapan Vali Günay Özdemir, 3 – 3,5 ay sonra Edirne’de ikinci görev yılını doldurmuş olacak. Medeniyetlere olan merakı ve açılış konuşmalarında yaptığı uzun ama doyurucu konuşmalarla dikkat çeken Özdemir’in Edirne’ye gelir gelmez kurduğu ve ben dâhil birçok kişinin umut beslediği Edirne Kültür, Turizm ve Tanıtım Komisyonu için her ne kadar frene basılmış olsa da Vali Bey, iki hudut kentini iyi gözlemlemesi ile donanımlı bir yönetici olarak dikkat çekiyor.

Konumuza dönecek olursak… Mesafe olarak birbirine oldukça uzak olan bu iki kentin dayanışma öyküsü, 1930’lara kadar dayanıyor.

Başlayalım…

SputnikNews yazarı Süheyla Demir, Malakanların Kars’a uzanan yolculuklarını; “…Malakanların yolunun Kars ile kesişmesinin nedeni, aslında bir zorunlu sürgün hikâyesine dayanıyor. Çar II. Nikola döneminde ‘dinlerini değiştirmek ya da sürülmek’ arasında bir tercihte bulunmaya zorlanan çok sayıda Malakan, dini inançlarından taviz vermeyi reddetmeleri üzerine Rusya’nın çeşitli bölgelerine sürgün edildi. Sürgün yerlerinden biri de o dönem Rusların elinde bulunan Kars bölgesiydi…” cümleleriyle özetliyor. Süheyla Demir’in bahsettiği Çar II. Nikola, namı diğer Kanlı Nikola. Çarlık Rusya’sının son çarı.

Soldaki fotoğraf (toplumsalmiras.blogspot.com.tr) Sağdaki fotoğraf (koculupeynircilik.com)

Rusça Süt içenler’ anlamına gelen Molokan kelimesinden isimlerini alan Malakanların bu ismi almasında özel bir nedenleri var. Profesyonel Turist Rehberi – Fotoğraf Sanatçısı Kemal Şendikici, Malakanları şu cümlelerle özetliyor:

“… Ortodoks Kilisesi’ne göre dindar Ruslar haftada sadece iki kez süt içmeliydi, fakat asi Malakan tarikatı, her gün süt içiyordu. Hristiyanlığın sembolü olan haçı kullanmıyorlardı. Dini törenlerinde papaz veya rahip istemiyor, kiliseye gitmiyor, bunun yerine temiz ve tek odalı evlerinde toplanıp kadınlı erkekli ibadet etmeyi tercih ediyorlardı. Savaş karşıtı olmaları nedeniyle, Rus ordusuna dâhil olmayarak, ellerindeki tüm kalan silahlarını toplu bir tören ile yakmışlardı. Tüm bu nedenlerden dolayı, kilisenin tüm şimşeklerini üzerine çekerek AFOROZ edildiler. Kars’ın ele geçirilmesini fırsat bilen Rus hükümeti, yaklaşık on beş bin Malakanı ana topraklarından sürerler. Günlerce süren yolculuk sonrası Kars’a varan Malakanlar, dere kenarlarında kendi köylerini kurarak, yeni vatanlarına ve yerli halka çok hızla uyum sağlayıp tarım yaparak geçimlerini sağlamaya başladılar…”

Çok sayıda araştırmacı ve akademisyen, ‘Süt içenler’in Kars’tan ayrılma nedenini evlenme sorununa bağlasa da olaya şu açıdan bakmakta fayda var. 1950’li yıllar Türkiye’de gayrimüslimler üzerindeki baskının arttığı bir dönem olarak dikkat çekiyor ve bu dönem, 6 – 7 Eylül Olayları’nın patlak verdiği sürece denk geliyor. İşte tüm bu toplumsal olaylara objektif bir şekilde bakıldığında toplumsal baskının da etkisiyle Malakanlar, 1960’ların başına kadar Kars’ı tamamen terk etmek zorunda kalıyor.

1920’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Ermenistan arasında imzalanan Gümrü Antlaşması sonucu Kars’ın Türkiye’ye geçmesiyle birlikte Malakanların önemli bir kesimi Rusya’ya geri dönmek zorunda kalıyor.

Malakanlar bugün şüphesiz Kars’a her alanda çok şey katmış bir topluluk. ‘Süt içenler’ olarak anılmaları boşuna değil. Bugün Kars’taki peynir üretimine o tarihlerde çok büyük katkılar sağladıkları ortada. Ve bugün başta Malakan peyniri, Kars gravyeri, Kars eski kaşarı olmak üzere çok sayıda peynirin Kars’la özdeşleşmesinde emekleri büyük.

Malakanlar, savaş karşıtı bir topluluk. Ve dolayısıyla da askerliğe karşı bir tavırları var. İşte az önce yukarıda saydığım iç ve dış etkenlere bir de askerlik meselesi eklenince Malakanların Kars’la vedalaşma dönemi geliyor. Bölgede daha çok ziraatla uğraşan Malakanlar özellikle lahana, patates ve peynir üretiminde başarılı işlere imza atıyordu. İşte Malakanların Kars’ı terk etmeye başlamasıyla birlikte özellikle peynir üretimi Kars’ta adeta durma noktasına geliyor. Sonrasını ise, Edirne’de hem tanışma hem de kendisini dinleme fırsatı bulduğum Jolly Tur Yurtiçi Turizm Direktörü Kerem Gökçe şu cümleyle özetliyor:

“Malakanların Kars’ı terk etmesiyle birlikte şehirde açık bir şekilde hissedilen peynir üretimi boşluğu için Edirne’den özel peynir ustaları Kars’a getirildi.”

Kerem Gökçe, Kars doğumlu. Ve kendisi, benim çokça ilgimi çeken bu cümleyi, 19 Şubat’ta Edirne Belediyesi ve Hürriyet Gazetesi ortaklığında düzenlenen 6’ncı Ekonomi Zirvesi’nde söyledi. Duyar duymaz kenara bir not aldım ve zirve sonrası kendisiyle kısa bir tanışma merasimi yaptıktan sonra önceki akşam bir telefon görüşmesi yaptık. Yılda on binlerce kişinin tur planlamasını ve operasyonunu gerçekleştiren ve haliyle yurtiçi turizm piyasasına ve sektörüne oldukça hakim olan Gökçe’nin Edirne ile ilgili tespitleri deyim yerindeyse ‘cuk’ oturuyor. ‘Elbette olumlu yanlar da konuşulacak bu şehir için ancak olumsuz yanlar ne kadar konuşulursa o kadar yol alınır’ anlayışına sahip biri olarak Kerem Bey ile Edirne turizmindeki olumsuzlukları konuştuk. Telefon görüşmemizin büyük bir kısmını bunlar oluştursa da konu sonunda, beni epey heyecanlandıran noktaya geldi. Sevgili Gökçe heyecanımı anlamış olacak ki, anlatırken o da heyecanıma ortak olmadı desem yalan söylemiş olurum.

Malakanları, Kars’a gelişlerini ve Kars’tan ayrılmak zorunda kalışlarını güzel güzel anlatan Kerem Gökçe sonunda konuyu Edirneli peynir ustalarına getiriyor. Malakanlar’ın Kars’ı terk etmesi sonrası kentte boş kalan peynir üretiminin devamını sağlamak adına Edirne’den peynir ustalarının Kars’a getirildiğini ve burada bir süre kaldığını söyleyen Gökçe, Kars’ın bugün peynir ve peynir ürünlerinde Türkiye’nin en önde gelen şehirlerden biri olduğunu vurguluyor.

“Peki…” diyorum… “Kars’ta peynirciliğin yeniden doğuşu, Edirneli ustalarla alakalı diyebilir miyiz?” sorusuna, “Tam olarak öyle” yanıtını veren Kerem Gökçe, Kars ve Edirne’nin birçok ortak yanı olduğunu da ifade ediyor.

“Her iki ilin hudut kenti olması, yine her iki ilin peynircilik geçmişinin olması dışında neler var?” diyorum. Başlıyor sıralamaya…

– Her iki kentin ortasından nehir geçiyor.

– Her iki sınır kentinin de komşuları Ortodoks Hıristiyanları

– Her iki kentin de Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 93 Harbi sonrası imzalanan Ayastefanos Anlaşması’yla ilgili bir geçmişi olması.

Aradaki mesafe 1660 kilometre olsa da Edirne ve Kars’ın hem tarihsel, hem coğrafi, hem gastronomik ve hem de kültürel açıdan çok benzerliği var. Türkiye’nin iki serhad kentinin benzerliklerine bir yenisini daha eklenebilir. Ki bu sefer bizim Kars’tan örnek almamız gereken bir konu var. Ne mi? Onu da bir sonraki yazıda gündeme getirelim…

NOT: Kapak fotoğrafı gezgindergi.com’dan alınmıştır.

Edirne’nin işgal yıllarına ait bir öykü; YARIM KALAN TABLO

İki yıl önce  çatısı yanıp harabeye dönen Edirne merkezdeki Çamaşırcılar Sokak‘ta bulunan Dumlu Konağı‘nın sırrı Güngör Mazlum‘un ‘Ihlamurlar Açarken’ isimli romanını okuyan Ressam Tayyip Yılmaz sayesinde çözüldü. Konağın sahibi merhum Şücaattin Dumlu‘nun vefatından önce Yılmaz’a teslim ettiği yarım kalan tablonun bu konakta yaşayan Edirne’nin son Rum Vali Vekili Lambridis ve ailesine ait olduğu ortaya çıktı. Edirne’nin işgal altında olduğu yıllara da ışık tutan ve Edirne’de yaşayan ünlü bir Ermeni portre ressamı tarafından yapılan tablo, aradan bir asra yakın süre geçmesine rağmen muhteşem detaylarıyla dikkat çekiyor.

Üç Şerefeli Cami arkasındaki Çamaşırcılar Sokak‘ta bulunan ve geçtiğimiz yıllarda çatısı yanarak kül olan Dumlu ailesine ait konağın sırrı, adeta Edirne’nin geçmişine ışık tutuyor. Konağın sahiplerinden merhum Şücaattin Dumlu‘nun vefatından önce çatı katında bulup Ressam Tayyip Yılmaz‘a armağan ettiği bu tablonun, 95 yıl önce bir Kasım sabahı Edirne’yi terk etmek durumunda kalan Rum Vali Vekili Lambridis‘e ait olduğu öğrenildi. Lambridis’in aynı zamanda konut olarak kullandığı konakta bulunan tablo, yaklaşık 75 yıl süreyle gün ışığına çıkmayı bekledi.

Edirne’de uzun yıllar PTT Başmüdürlüğü yapan Süreyya Dumlu‘nun oğlu Şücaattin Dumlu’nun vefatından önce Tayyip Yılmaz’a armağan ettiği tablonun öyküsü Edirne’nin yakın tarihine ve kara günlerine de ışık tutuyor.

İşgal yıllarında Edirne’de yaşayan Ohannes Kurkdjian isimli Ermeni portre ressamı tarafından yapılan tablo, işgalin sona erip ressamın şehri terk etmesiyle birlikte yarım kalıyor. Halen Ressam Tayyip Yılmaz‘ın koleksiyonunda bulunan tablo, büyük savaşlar görmüş Edirne’nin işgal altında olduğu yılların somut bir anısı olarak da dikkat çekiyor.

Günümüzde Edirne Belediye Meclis Salonu’nda sergilenen ve dönemin meclis üyelerinin resmedildiği tablonun da sahibi olan Ermeni Ressam Ohannes Kurkdjian, eserinde, Edirne’nin son Rum Valisi Lambridis ve ailesini tuvale aktarıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Yunanlılar tarafından işgal edilen ve Yunan Hükümeti kontrolü altında bulunan Edirne’de Vali Vekilliği yapan Lambridis ve ailesinin resmedildiği tablo, kusursuz bir portre çalışması olarak da öne çıkıyor. Tabloyu arşivinde büyük bir özenle saklayan Tayyip Yılmaz, tablonun bozuk bölümlerinin çok iyi bir restorasyondan geçmesi gerektiğini ancak bunun çok fazla zaman, emek ve masraf gerektirdiğini belirtiyor.

Ressam Yılmaz’a göre 3 aydan fazla bir sürede yapılan tablo, Edirne’nin yakın tarihine de ışık tutuyor. İşgal yıllarında Yunan Hükümeti adına Edirne’de görev yapan Vali Vekili Lambridis’in eşi ve iki çocuğunun resmedildiği tablo, yarım kalmış haliyle de ilginç bir hikayeye de tanıklık yapıyor. Ressam Yılmaz tarafından ‘Kusursuza yakın’ olarak tasvir edilen tablo, Edirne’nin anlaşma sonucu geri alınması üzerine Lambridis’in ailesiyle birlikte Yunanistan’a geri dönmesi ve bu süre zarfında Ermeni Ressam Kurkdjian’ın da Edirne’yi terk etmek zorunda kalması sonucu yarım kalıyor.

TABLONUN BULUNDUĞU KONAK ŞİMDİ YIKILMAK ÜZERE

Tayyip Yılmaz, tablonun bulunduğu iki katlı ahşap konağın o yıllarda üst düzey yöneticiler tarafından konut olarak kullanıldığını belirtiyor. 20 yılı aşkın süredir kimsenin yaşamadığı konak şu anda tamamen harabeye dönmüş durumda ve 2 yıl önce geçirdiği yangın sonrası çatısının tamamen yanmasıyla birlikte şu sıralar yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor.

     

75 YIL ÇATI KATINDA BEKLEMİŞ

Edirne Yerel Tarih Grubu Başkanı Güngör Mazlum’un da son romanı ‘Ihlamurlar Açarken’ de sözünü ettiği tablonun, konağın sahibi merhum Şücaattin Dumlu tarafından kendisine verildiği kaydeden Yılmaz, söz konusu tablonun Vali Vekili Lambridis’e ait olduğunu anlayınca çok heyecanlandığını belirtiyor. Edirne’de bu tür konaklardan çok değerli eserlerin ortaya çıkarılmaya başladığını kaydeden Yılmaz, “İnsanlarda koruma bilinci geliştikçe bu tür eski eserler de gerçek değerine kavuşuyor. Edirne bu konuda bir hazine aslında. Bu tablonun restorasyon işlemi epey emek ve uğraş gerektiriyor. Daha önce bazı tabloların restorasyon işleminin başarısız olduğunu gördük. Bu nedenden ötürü böylesine değerli bir tablonun iyi bir restoratör tarafından elden geçirilmesi gerekir” diyor.

KURKDJİAN’IN EDİRNE TABLOLARI

O yıllarda Edirne’de yaşayan Ressam Kurkdjian’ın ise günümüze ulaşmış birçok tablosu bulunuyor. Bunlardan biri de Edirne Belediyesi Meclis Salonu’nda bulunan ve büyük ebatlarda resmedilen, o dönem aralarında azınlıklara mensup meclis üyelerinin de yer aldığı tablo. Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi döneminde, başkanlık makamındaki Hasan Rıza‘ya ait tablo ile birlikte Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restore edilen iki tablodan biri olan bu tablo, şu an hala meclis salonunda sergileniyor.

KÖY ENSTİTÜSÜ MEZUNU ÖĞRETMEN BİR RESSAM: TAYYİP YILMAZ

Edirne’nin yaşayan belleği Tayyip Yılmaz, 1930 yılında Bulgaristan’da doğdu. 1935’te ailesiyle birlikte Tekirdağ’ın Balbanlı Köyü’ne göç etti ve ilkokulu bu köyde okudu. 1951’de Kepirtepe Köy Enstitüsü’nü, 1954’te de Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nü bitiren Yılmaz, 1954 – 1955 Öğretim Yılı’nda Bingöl’de öğretmenliğe başladı. Askerlik görevinden sonra Malatya’nın Akçadağ ilçesindeki Öğretmen Okulu’nda çalıştı. 1958 yılında Edirne Erkek Öğretmen Okulu’na atandı. 1968’de Edirne Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’ni kurup Galeri Müdürlüğü görevini üstlendi. Galeride ilk kez O’nun döneminde çeşitli sanat etkinlikleri gerçekleştirilmeye başlandı. 1977 yılında bu kez, yeni kurulan Edirne Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’ne atandı. Bu dönemde de Trakya Üniversitesi’nin kuruluş çalışmaları içinde yer aldı. Üniversitenin kuruluşundan sonra da branşıyla ilgili olarak, Mimarlık ve Eğitim Fakültelerinde dersler verdi. 1985’te emekliye ayrıldı. Yılmaz, ilerleyen yaşına rağmen halen Kaleiçi’nde yaşadığı evde dönem dönem tuvale resimler yapıyor.