Türkiye’nin peynir ve şarap üretiminde Trakya’nın önemi

İklimsel özellikleri nedeniyle zengin bir peynir kültürünün oluştuğu Türkiye bu avantajını ne yazık ki iyi kullanamıyor. 193 peynir çeşidine sahip Türkiye peynir ihracatında yıllık 150 milyon dolar gelirle 24’üncü.

Avrupa’nın kuzeydoğunda yer alan ve kışları soğuk, yazlar serin ve nemli geçen, çok sayıda bataklık araziye sahip olan Belarus’un 10’uncu sırada yer aldığını hatırlatalım.

Hollanda, Fransa, İtalya ve Danimarka gibi peynir konusunda dünyada adından sıkça söz ettiren ülkelerin pazara hakimiyeti tarım ve sanayi gibi birbirini tamamlayan iki pazarın çok iyi koordine edilmesi sonucu oluşurken pazardaki öncü 10 ülkenin sekizi Avrupa kıtasında ve bu sekiz ülkeden de yedisi Avrupa Birliği üyesi.

Danimarka’da peynirin adı Edirne!

Peynirdeki durumun bir benzeri şarapta da geçerli. Bağcılık konusunda oldukça elverişli bir coğrafyaya sahip olan ve 1200’den fazla üzüm çeşidinin yetiştiği Türkiye şarapta yılda 10 milyon dolar ihracat geliriyle 30’uncu sırada.

Daha çok biraları ile ünlü Almanya’nın şaraptan bir yılda 1 milyar dolar ihracat gelirine sahip olduğunu belirtmekte fayda var. Şarap üretimini daha çok ülkenin güneybatısı olmak üzere 13 ayrı bölgesine yayan Almanya’da 140 üzüm çeşidi yetişirken bunların yaklaşık 20’sinin pazar değeri açısından çok önemli olduğunun da altını çizelim.

Var olan potansiyel nezdinde ele alındığında peynir ve şarapta olumsuz olarak değerlendirebileceğimiz tablo zeytinyağında kısmen iyi ancak bir üst sıramızda bulunan İtalya’yla aradaki üretim ve gelir farkı gözetildiğinde zeytinyağı için de olumlu şeyler söylemek pek mümkün değil.

Her ne kadar Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren Uluslararası Zeytin Konseyi’nin raporuna göre Türkiye, 2016 – 2017 döneminde zeytinyağı üretiminde artış gösteren tek ülke olsa da markalaşma ve pazarlama alanında ciddi eksikler, zeytinyağı üretiminde de karşımıza olumlu bir tablo çıkarmıyor.

Tüm bu veriler; mandıracılık ve bağcılık konusunda, dolayısıyla peynir ve şarap üretimi nezdinde Trakya’nın önemini bir kez daha gözler önüne seriyor.

Tekirdağ, Kırklareli, Şarköy ve Gelibolu merkezli oluşturulan ve toplamda 12 üreticinin yer aldığı Trakya Bağ Rotası, son yıllarda pazarda ciddi bir hareketlenme yaratırken butik üreticilerin kendi çabalarıyla ayakta tutmaya çalıştığı pazarın daha da güçlenmesi için kolektif hareket edilmesi, gerekirse rotanın büyütülmesi şart gibi duruyor.

Öte yandan süt ve süt ürünleri konusunda, coğrafi özelliklerinin yanı sıra flora ve fauna zenginliği, inekten koyuna, keçiden mandaya birçok hayvanın üretim konusunda kullanılması, hastalıktan ari bölge olması gibi birçok avantajı elinde bulunduran Trakya bölgesi, sütün en büyük katma değer ürünlerinden biri olan peynir ve kaşarda üretim ve tüketimin çok olmasına rağmen pazar konusunda büyük sıkıntılar yaşıyor.

Eşsiz bir lezzet; Edirne Peyniri

Global düşüncenin ne yazık ki eksikliğinin büyük oranda hissedildiği Trakya’da peynirciliği her ne kadar iç pazarda harikalar yaratıyor gibi gözükse de dış pazara açılma cesaretindeki eksiklik, var olan yüksek potansiyelin bir türlü gerçek anlamda değerlendirilememesine yol açıyor.

Peki ne yapmalı?

  • Ülke genelinde tarım ve sanayinin birbirine en yakın olduğu Trakya toprakları bu iki bileşeni büyük bir uyumla birleştirmeli. Tabii ki ağır sanayi ve çevreye geri dönüşü olmayan zararlar veren sanayi acilen kontrol altına alınmalı, kısa ve orta vadede Trakya topraklarından uzaklaştırılmalı. (Peynir / Şarap)

  • Üreticiler yerel düşünmeyi bir kenara bırakıp global düşünmeye başlamalı ve dış pazara açılma konusunda bilgilendirilmeli, teşvik edilmeli. (Peynir)

  • Küçük yerel işletme mantığını bir adım daha ileri taşıyarak kısa vadede dükkan modelinden şirketleşmeye geçilmeli, orta vadede CEO modeli uygulanmalı. (Peynir)

  • “Şarap” sözcüğü ile barışılmalı, tadımlar tekrar başlatılmalı. (Şarap)

  • Kooperatifleşme modeline gidilmeli. (Peynir / Şarap)

  • Hayvancılık desteklemesi daha arttırılmalı, üretici keçi ve manda için de teşvik edilmeli. (Peynir)

  • Yerel yönetimler yerel kalkınma modelini uygulayarak yerel üreticiyi güçlendirmeli. (Peynir)

  • Ticaret ve sanayi odaları ile borsalar yerel üreticiyi sadece bilgilendirmekle kalmamalı, aynı zamanda cesaretlendirmeli. (Peynir / Şarap)

Liste elbette ki uzar ve uzayacaktır da… Önerilerinizi paylaşmanız ve listeyi uzatabilmek dileğiyle…

Orhan Veli’nin şiirlerinde Edirne

Aslında her ne kadar İstanbul’la özdeşleşmiş de olsa bir Edirne yanı da vardır Orhan Veli’nin. Eminim ki yaşasaydı, bir zamanlar gözleri kapalı bir şekilde dinlediği İstanbul’dan koşar adım uzaklaşır ve yaşamını, Edirne’de ya da askerliğini yaptığı Saros’ta bir yerde geçirirdi.

Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu ile birlikte başlattığı ‘Garip’ akımı bir yana dursun ‘garip’ bir şekilde hayata veda edişi daha çok iz bırakmıştır çocuksu hallerimde. 1950’de, 36 yaşında Ankara’da belediyenin kazdığı bir çukura düştü ve başından hafifçe yaralandı. İki gün sonra İstanbul’a döndü. 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren şair hastaneye kaldırıldı. Beyinde damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın sebebi doktor tarafından anlaşılamadı ve Kanık’a alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi uygulandı, ancak beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşıldı. Aynı akşam sekizde komaya giren şair gece 23.20’de komadan çıkamayarak Cerrahpaşa Hastanesi’nde hayata veda etti.

Türk edebiyatında ‘Bir şiir ihtilalcisi’ olarak anılan ve geleneksel şiir biçim ögelerini reddederek, hatta dışlayarak Türk şiirine şekil anlayışından uzak bir anlayış kazandıran Orhan Veli’nin yaşamı boyunca yazdığı, yayımlanan ve yayımlanmayan şiirlerinin yer aldığı “Bütün Şiirleri” isimli kitabını 2005 yılında, Çanakkale’de üniversite okurken almıştım. Şiirlerindeki sadelikten olsa gerek ortaokul ve lise yıllarında büyük bir iştahla takip ettiğim Türkçe ve Edebiyat derslerinde en çok O’nun şiirleri dikkatimi çekerdi. Bu kapsamda üniversiteli olmanın verdiği özgüven ve marjinallikle birlikte bugün hala Çanakkale Barlar Sokağı’ndaki yerinde duran Divit Kitapevi’nden Orhan Veli ve Cemal Süreya’nın şiir kitaplarını satın almıştım.

Ve işin tuhafı bir gün okurum ümidiyle o iki şiir kitabı önce kitaplığımda bir dekor, sonra da yatak altındaki bölmemde aylık periyotlarda tozları alınan eşyaya dönüştü. Taa ki Gizem’le bir yolculuğa çıkana kadar. Yazmaktan okumaya vakit ayıramadığım bahanesini ilk kez o bu kadar gerçekçi vurmuştu yüzüme. Çünkü kitap okumayışımı, ‘yazmaktan okuyamıyorum’ bahanesi arkasına saklamış ve bu bahaneyi hep bir kalkan olarak kullanmıştım. Hatta öylesine inandırmıştım ki kendimi buna, yazmak ve okumak fiillerinin aynı cümlede buluşması gibi aynı bünyede buluşmasının zor olduğunu düşünmemden olsa gerek, kendimi ya ‘yazacağım’ ya da ‘okuyacağım’ kalıpları arasına sıkıştırmıştım. Oysaki insan okurken de yazabileceği gibi yazarken de okuyabilirdi. İşte Gizem bana belki birçok kişi için basit ancak benim için büyülü olan bu fikri aşılarken yanında bir de bonus armağan etti: Bir kitabı (Roman, hikaye vb.) şiir kitabıyla aynı anda okumak.

Uzun bir aradan sonra, yazma bahanesini de bir kenara koymamla birlikte yeniden okuma alışkanlığıma geri dönmek ve bunu şiir kitaplarıyla süslemek gerçekten çok keyif verici ve ben ilk sınavımı, taa öğrencilik yıllarımdan bu yana hayranlık duyduğum Orhan Veli ile vermiş olmanın sevincini yaşarken, geçtiğimiz hafta (Kasım 2018) özel bir anımı yıllar sonra tekrar yerinde hissetmek için gerçekleştirdiğim Çanakkale seyahatim sırasında kitabı raftan aldım ve çantama koydum. İşte Çanakkale’ye giderken okuduğum şiirler arasında öyle güzel tesadüflere denk geldim ki…

Levent Yüksel’in seslendirdiği Dedikodu şarkısından tutun da ortaokul sıralarında ezberlediğim Anlatamıyorum şiirine kadar hepsiyle yeniden tanıştım. Edirne’den Çanakkale’ye otobüsle giderken adım adım karşıma çıkan “Edirne” temalı şiirler ise öylesine içime işledi ki…

Çanakkale’ye varır varmaz ilk işim Barlar Sokağı’na gitmek oldu. Divit Kitapevi ise hala aynı yerindeydi. Tıpkı 14 yıl öncesi gibi…

Unutmadan… Gizem’e en kalbi teşekkürlerimle…

NAHİT HANIM

21.8.1942

Cumhuriyet Hanı’nda;

Ne güzel bir geceydi!

Sabaha karşı yağmur yağdı.

Güneş doğdu, ufuk kana boyandı;

Çorbam geldi, sıcak sıcak;

Kamyon geldi kapımıza dayandı.

Karnım tok,

Sırtım pek;

Ver elini Edirne şehri.

Bu şiirin bir de orhanveli.net’te şöyle bir hikayesi var:

Keşan isimli bu şiirinden anladığımıza göre Orhan Veli Edirne’ye giderdi. Ne için mi? Bunu Sabahattin Eyuboğlu’nun, ölümünün ardından Mahmut Dikerdem’e yazdığı mektupta görebiliriz:

“Orhan’ı şimdi İstanbul’da arayıp da bulamamak mümkün mü Mahmut? Sahiden hiçbir yerde bulunmaz mı dersin? Lambo’da? Balık Pazarında? Öyleyse Sarıyer’e gitmiştir… Yahut Edirne’ye, Nahit Hanım’a…”

Aynada başka güzelsin,

Yatakta başka;

Aldırma söz olur diye;

Tak takıştır,

Sür sürüştür;

İnadına gel,

Piyasa vakti,

Muhallebiciye.

Söz olurmuş,

Olsun;

Dostum değil misin?

Söz şiirinde lafı geçen Piyasa Vakti’nin özel bir anlamı olduğunu söyleyebilirim. Edirneli bir dostum, akşamüzeri kızlı erkekli grupların, süslenerek, şehrin bir sokağında gezintiye çıktıklarını ve buna da Piyasa Vakti dendiğini söylemişti. O zaman buradaki kişi için de “Nahit Hanım’dır” diyebiliriz…

YOLCULUK / Rıfkı Melül Meriç’e

Ne var ki yolculukta,

Her sefer ağlatır beni,

Ben ki yalnızım bu dünyada?

Bir sabah kızıllığında

Yola çıkarım Uzunköprü’den;

Yaylının atları şıngır mıngır;

Arabacım on dört yaşında,

Dizi dizime değer bir tazenin,

Çarşaflı, ama hafifmeşrep;

Gönlüm şen olmalı değil mi?

Nerdee!…

Söyleyin, ne var bu yolculukta?

Twitter’daki Trakya Balkan hesabı ise Orhan Veli’nin bu şiirine, “Orhan Veli askerken posta kamyonuyla Uzunköprü’ye geçer, oradan yaylı (fayton) ile istasyona gider ve trenle İstanbul yolunu tutardı” yorumunu getiriyor.

BİR ROMAN KAHRAMANI / 1945

Çadırımın üstüne yağmur yağıyor,

Saros körfezinden rüzgâr esiyordu,

Ve ben, bir roman kahramanı,

Ot yatağın içinde,

İkinci dünya harbinde

Başucumda zeytinyağı yakarak

Mevzuumu yaşamaya çalışıyordu

Bu şehirde başlayıp

Kimbilir nerde,

Kimbilir ne gün bitecek mevzuumu.

YOL TÜRKÜLERİ

“Akşam oldu yine bastı kareler.”

 Oturdum sırtın üstüne.

Geçmiş günleri düşündüm.

Askerdim, Adilhan köyündeydim;

Böyle bir akşamdı yine;

İçimde yine İstanbul hasreti,

Dalmış düşünmüştüm;

“Bu dağlar Koru dağları değil,

Bu köy Adilhan köyü değil;

Ne şu değirmen Ferhat ağanın,

Ne de bu türkü hazin;

Ne açım, ne susuz,

Ne de gurbet elde yalnız.

Hele güneş bir çekilsin,

Saros’un ‘Adı Kadın Koylar’ı

Tartışmasız Trakya topraklarına bahşedilmiş bir armağan olan Saros Körfezi, hem kuzey hem de güney yakasında olmak üzere birbirinden güzel onlarca koya ve kumsala ev sahipliği yapıyor ancak ben bu yazımda, körfezin gerek Edirne, gerekse de Çanakkale kıyılarına konuşlanmış kadın isimli koyları kaleme alacağım.

Çanakkale ve Edirne gibi Türkiye’nin iki kuzeybatı şehrinin kıyılarını kendine yer edinen Saros Körfezi -namı diğer Melas Kolpos- henüz adımı dahi doğru dürüst telaffuz edemediğim yaşlardan itibaren gönül hanemde ayrı, hatta apayrı bir yere sahiptir. Ki kendileri; mavi, yeşil, aşk, tutku, özlem gibi somut ve soyut birçok duygu ve renkle tanışmama neden olan, en çok da en özel anlarıma şahitlik eden yegane bir mabettir ruhumun derinliklerinde…

İlk tanıştığımızda küçük bir kız olan ve o yıllarda birlikte kumdan kaleler yaptığımız o mavi gözlü kız benimle birlikte büyüdü ve artık alımlı, güzel, cezbedici ve hayranlık oluşturan lacivert gözlü bir kadına dönüştü ki bu dönüşüm; içselleştirdiğim o mavi gözlü kadının beni büyütmesiyle eşdeğer bir zaman çizelgesidir.

Her koyunda kulaç kulaç yüzdüğüm, her kumsalında adım adım yürüdüğüm Melas Kolpos; Çanakkale kıyılarında Emel Sayın Koyu, Fatma Kadın Koyu ve Ece Limanı; Edirne kıyılarında ise Gökçetepe, Gülçavuş ve Sultaniçe olmak üzere toplamda altı kadın isimli koy ve kumsala ev sahipliği yapıyor. Trakya tanıtımı ve turizmi için her zaman bir şans olarak nitelendirdiğim sevgili Dinçer Alabaşoğlu’nun tabiriyle ‘Mavi Vurgun’un kadın zarafetindeki bu dört koyuna başlamadan önce, yazımın başlığına ilham veren bir isimden ve projeden bahsedeyim: Evrim Kaşıkçı’nın prestij projesi Adı Kadın Türküler

Balkan ve Rumeli müziğinin öncü ismi Edirneli Müzisyen Evrim Kaşıkçı’nın 2016 yılında piyasaya sürdüğü ve içinde kadın ismi geçen Balkan ve Rumeli türkülerinin yer aldığı Adı Kadın Türküler isimli albüm; Hanım Ayşem, Pakizem, Fadimem, Nazikem, Halimem, Remziyem, Kadriyem, Nuriyem, Fatmem ve Kazibem gibi kadın isimlerinin yer aldığı toplam 14 şarkıdan oluşuyor. Ayrıca Nerdesin Oğulcuğum, Mezarımı Kızlar Kazsın ve Evlerinin Önü Handır gibi Balkan ve Rumeli eserlerinin yer aldığı albüm, aynı zamanda bir arşiv niteliği taşırken yazımın bu bölümünü Evrim Kaşıkçı’nın, “Bugün dünyanın neresinde çok büyük bir acı yaşanıyorsa bilin ki o daha önce balkanlarda yaşanmıştır. Kendi türkünü söylemezsen başkasının türküsünü söyletirler” cümlesiyle noktalayayım ve Melas Kolpos’un ‘adı kadın koyları’na doğru yola koyulalım…

ADINI YANI BAŞINDAKİ ÇEŞMEDEN ALIYOR: FATMA KADIN KOYU

(ÇANAKKALE / GELİBOLU)

Foto: Dji Phantom1

Çanakkale’nin Gelibolu İlçesi’ne bağlı Güneyli Köyü’nde bulunan Fatma Kadın Koyu, masmavi denizi ve her şeyden izole görünümüyle Saros’un en güzel mola noktalarından biri olarak dikkat çekiyor. Saros Körfezi’nin Çanakkale kıyılarına düşen bu güzel koy adını, hemen yanı başında bulunan ve 1972 yılında Fatma Yenilmez adına yapılan bir çeşmeden alıyor.

Oysaki koy Güneyli sakinleri tarafından, bir dönem köyde sayıları çok olan çömlekçiler nedeniyle Çömlekçiler Koyu, köylülerin şivesi nedeniyle asıl olarak da ‘Çölmekçiler Koyu’ olarak anılmakta.

Eğer bu koya Edirne, Tekirdağ, Kırklareli ve İstanbul gibi şehirlerden ulaşacak iseniz ilk istikametiniz Keşan olmalı. Keşan’dan Gelibolu’ya doğru Korudağları arasından yol alırken sizi Saros Körfezi üzerine konuşlanmış Kaşık ve Tavşan adaları karşılayacak. Korudağları’ndan aşağı deniz seviyesine indiğinizde ise Saros Körfezi iyot kokusuyla birlikte sağ tarafınızda Güneyli’ye kadar size eşlik edecek. Güneyli, Gelibolu’ya bağlı, denize iki kilometre uzaklıkta bir köy ancak Saros’un tamamında olduğu gibi burada da köyün bir de deniz kıyısına kurulmuş, daha çok yazlık ve pansiyonların oluşturduğu bir sahil bölümü var. Sahile geldikten sonra bölgenin en büyük yazlık sitelerinden olan ve 500’den fazla villa tipi yazlığın oluşturduğu Orkide Sitesi’nin içinden geçtikten sonra kısa bir mesafe daha kat ediyorsunuz ve Fatma Kadın Koyu’na varıyorsunuz. Eğer buraya yürüyerek gitmek isterseniz 20 dakika yürümeyi göze almalısınız ki benim tavsiyem arabanızı Güneyli sahiline bırakıp bu koya yürüyerek varmak. Orkide’yi geçtikten sonraki ağaçlı eğimli yoldan deniz manzarası eşliğinde koya inmek keyif verecektir.

Koyda sadece yazları açık olan bir kafeterya var. Burada tipik fast food yiyeceklerinin yanı sıra bira dahil birçok içecek seçeneği mevcut. Bu işletme aynı zamanda şezlong ve şemsiye hizmeti de veriyor. 10 TL’ye bir şezlongu gün boyu kiralayabilirsiniz (2018).

Foto: panoramio_(9)

Koy aynı zamanda dalış meraklılarının da gözdesi. Güneyli sahilinde bulunan bir dalış okulu hava durumuna göre yılın birçok bölümünde burada eğitim dalışları veriyor.

EMEL SAYIN’IN GÖZLERİ KADAR GÜZEL: EMEL SAYIN KOYU

(ÇANAKKALE / GELİBOLU)

Foto: Wikimedia Commons

Çanakkale’nin Gelibolu İlçesi’ne 11 kilometre mesafede bulunan ve yüksekçe bir tepeye konuşlanan Güneyli Köyü’nün sahil kısmından ulaşabileceğiniz Emel Sayın Koyu bu ismini, adından anlaşılacağı üzere hem Türk Sanat Müziği’nin hem de Yeşilçam’ın menekşe gözlü güzeli Emel Sayın’dan alıyor. Marmaris’te Kenan Evren’in talimatıyla koyulan Emel Sayın Koyu gibi Saros’un Emel Sayın Koyu da tıpkı Emel Sayın’ın gözleri gibi lacivertimsi bir maviliğe sahip. Ve bu benzerlikten olsa gerek Güneyli köylüleri bu koya isim verirken Emel Sayın’ın gözlerinden ilham almış.

Foto: Wikimedia Commons2

Tıpkı Fatma Kadın Koyu’nda olduğu gibi Güneyli Köyü üzerinden ulaşabileceğiniz Emel Sayın Koyu, Fatma Kadın Koyu’ndan biraz daha ileride. Belli bir miktar arabanızla gittikten sonra yolun arabanızı bırakmak zorunda kalacaksınız. Üşenmeden yürüyün derim. Yolun sonunda sizi menekşe gözlü bir koy karşılayacak. Ve o maviliğe baktıkça Emel Sayın’ı anacaksınız.

Bu güzel koya karadan ulaşabileceğiniz gibi deniz üzerinden de ulaşablirsiniz. Ulaşımı karadan zor olsa da tekneyle oldukça kolay. Koyda hiçbir işletme bulunmaması kimine göre iyi kimine göre kötü ancak ben kesinlikle bu koyların işletmelere açılmaması taraftarıyım. Günübirlikçilerin ya da kampçıların yanında götürdükleriyle idare etmek zorunda kaldıkları bir koy olan Emel Sayın Koyu, Saros’ta görülesi onlarca koydan yalnızca biri…

HEM DOĞAL HEM TARİHİ: ECE LİMANI

(ÇANAKKALE / ECEABAT)

Foto: gezilecekyerler.com

Çanakkale’nin Eceabat İlçesi’ne 31 kilometre uzaklıkta bulunan bu şirin liman daha çok yerli balıkçılara ait tek katlı evlerin konuşlandığı bir koy olarak biliniyor. Falezli bir yapıya sahip olması nedeniyle oldukça dik kenarlara sahip olan bu koy, Küçükdere tarafından ikiye bölünmekte. Derenin doğusu ve batısı dik olmayan kumsallardan oluştururken Saros Körfezi’nin batı sınırı sayılan Büyük Kemikli Burnu‘na kadar olan mesafedeki son koy olma özelliğini de elinde bulunduruyor.

Foto: canakkalemuhabereleri1915.com

Saros Körfezi’nin en büyük limanı olma özelliğine sahip olan Ece Limanı, balıkçı barakaları ve bir türbe dışında iskânı olmayan bir koy olarak dikkat çekmekte. Yazın günü birlik ziyaretçileri ağırlayan liman, Beşyol Köyü sakinlerinin geçim kaynağı kapısını oluşturmakta. Limana inen yolun hemen yanında bulunan Ecebaba Türbesi’nde ise Halil Ece Bey’in yattığı rivayet edilmektedir.

Foto: negordum.com

Etrafı yüksek tepelerle çevrili olması ve bu tepelerin bazı bölümleri uçurum şeklinde denize inmesine karşın 600 metre kadar sahili vardır. 1’inci Dünya Savaşı’nda kullanılan bu liman, canakkalemuharebeleri1915.com adresinden almış olduğum bilgiye göre 18 Mart yenilgisi sonrası çıkarma harekâtı için hazırlık yapmaya başlayan itilaf kuvvetlerinin çıkarma bölgeleri tespiti için araştırma yaptığı bir konum idi. 27 Mart 1915 günü HMS Agamemnon zırhlısı tarafından Anafarta Limanı’ndan Saros Körfezi dibine kadar yarımada kıyısını dolaşmış ve subayları kıyının krokisini çıkarmışlardı ve bu çizimlerden en detaylısı Ece Limanı bölgesi olmuştu.

SAKLI CENNET: GÖKÇETEPE

(EDİRNE / KEŞAN)

Foto: trakyaturizmrotasi.com

Çam ormanları arasında eşsiz bir yolculuk sonrası ulaşacağınız Gökçetepe de Saros’taki birçok yerleşim gibi hem köy hem de sahil şeridi olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde ‘Yeryüzündeki saklı cennet’ diye betimlediği Gökçetepe; yeşilin maviyle, çam kokusunun iyot kokusuyla buluştuğu en özel ve en güzel noktalardan biri olarak dikkat çekiyor.

Keşan’a vardıktan sonra Çamlıca beldesi üzerinden varabileceğiniz Gökçetepe pırıl pırıl denizinin yanı sıra orman içinde yapabileceğiniz doğa yürüyüşü rotalarıyla da dikkat çekmekte. Bir orman kampına da ev sahipliği yapan bu şirin sahil, özellikle yazları hafta sonu günübirlikçilerle dolup taşsa da akşam saatleri kafa dinlemek ve eğer hava açıksa gökyüzü şölenine şahit olmak için oldukça ideal.

Foto: trakyaturizmrotasi.com

GÜL GİBİ SAHİL: GÜLÇAVUŞ

(EDİRNE / ENEZ)

Listenin Enez’siz olması elbette düşünülemezdi. Öncelikle bu hatırlatmalar için Müşerref Gizerler hanıma teşekkürlerimi sunuyorum. Issız ve uzun bir kumsala sahip olan Gülşavuş, komşusu Sultaniçe’yle birlikte listenin olmazsa olmazları.

Enez’e 18 kilometre uzaklıkta bulunan Gülçavuş Köyü’nün deniz tarafına doğru dört kilometre dışında yer alan bu sahil, oldukça büyük bir yüzölçümüne sahip olmakla birlikte, pırıl pırıl denizi ve ıssız sahilleriyle bilinir.

Gülşavuş Köyü’nün ilk adı Kelçavuş’muş. İlk olarak köye savaş gazisi bir çavuşun yerleştiği rivayet edilir. Sonralardan köyün ismi Gülçavuş olarak değiştirilmiştir. Köyün camisini Kelçavuş’un yaptırdığı söylenir. Mezarlık da Kelçavuş zamanından kalmadır.

ADINI SULTAN ABDÜLHAMİ’TEN ALAN SAROS’UN İNCİSİ: SULTANİÇE

(EDİRNE / ENEZ)

Bir yere ‘inci’ yakıştırması çok klasik bir tabir olsa da Sultaniçe, Saros’un Edirne kıyılarının özellikle yazınki o gürültülü halinden izole kalmış ıssızlığı ve kimsesizliği ile adeta cennetten bir köşe. Semadirek manzarasına da sahip olan Sultaniçe Sahili’nin uzadıkça uzayan falezli kumsalları Geberikçayır mevkiinde yeşille buluşuyor. Enez’e kadar uzanan çam ormanlarının başladığı bu mevki gerek çadır kurmak için, gerekçe bir ağaç gölgesinde dalga sesleri eşliğinde Semadirek manzarasını izlemek için birebir.

Enez’e 10 kilometre mesafede bulunan ve Saros’taki tüm yerleşimler gibi bir de sahil şeridi bulunan Sultaniçe, Abdülhamit’in vakıf arazisi olup padişahın hanımına izafeten Sultaniçe olarak isimlendirilmiştir. 1877 – 78 Osmanlı – Rus Savaşı (93 Harbi) yıllarında göçmenler tarafından kurulan Sultaniçe, tıpkı komşusu Gülçavuş’un sahili gibi yoğun bir villa tipi yazlık istilası altındadır.

Düğünleri, kına geceleri, Hıdırellez ve bahar kutlamaları ile meşhur olan Sultaniçe, köy yaşamını her anıyla görebileceğiniz keşfedilmemiş bir bölge. Köyün yerel lezzetleri arasında Pomak mutfağının vazgeçilmez çorbası ‘kaşa’ dikkat çekiyor. Mısır unu çorbası olarak da bilinen Kaşa, soğuk ya da sıcak olarak yenilebiliyor. Ayrıca keşkek ve soğan yahnisi gibi yemekler de özellikle düğünlerde misafirlere ikram edilen tatlar arasında. (turna.com)

Saros Körfezi’ndeki bir başka doğa harikası Kömür Limanı’na ilişkin bir diğer yazım:

Seyirlik değil, ömürlük… KÖMÜR LİMANI

Saros Körfezi’nde bir İtalyan: KALEKOY

Yunanistan ile Türkiye arasında zaman zaman ara buluculuk, zaman zaman da ara bozuculuk görevi gören Ege Denizi’nin kuzeydoğusunda yer alan, güneyde Gelibolu Yarımadası kuzeyde ise Trakya kıyıları ile komşuluk yapan Saros Körfezi -Antik çağdaki adıyla Melas Kolpos- gerek Edirne gerekse de Çanakkale kıyıları dahil olmak üzere doğa harikası olarak nitelendirebileceğimiz onlarca koya ve kumsala ev sahipliği yapıyor. Güney sırtını Çanakkale’ye, kuzey yamacını ise Edirne il sınırlarına dayayan ve dünya üzerinde kendi kendini temizleyebilen üç körfezden biri olduğu rivayet edilen Saros Körfezi’nin onlarca özel noktasından biri de Kalekoy… Namı diğer İtalyan Koyu

70’li yıllarda meşhur araştırma gemisi Calipso ile dünyanın hemen tüm deniz ve okyanuslarını gezen, neredeyse hepsinde dalışlar yapan, kırmızı beresi ve kalın çerçeveli gözlükleriyle hafızalara kazınan Kaptan Cousteau‘nun “Kızıldeniz’in kuzey versiyonu” olarak nitelediği körfezin Edirne kıyıları uzun kumsalları ve denize girilebilir koyları nedeniyle yapılaşmanın esiri olsa da Keşan’ın Sazlıdere Köyü’nün sahil yerleşkesinden başlayıp Enez Limanı’na kadar uzanan körfezin bu yakasındaki kıyılar günümüzde her yaz yüz binlerce tatilcinin akınına uğruyor. Adını bir türlü koymayı beceremediğim bir mistisizimle dolu olan körfez her iki yakada da onlarca güzelliği barındırıyor. Zira körfezin Çanakkale kıyılarındaki yükselti nedeniyle kumsallar bulunmadığı gibi bu yakadaki eşsiz koylara kara yoluyla ulaşmak da bir hayli meşakkatli.

Çanakkale yakasından Saros Körfezi ve Edirne kıyıları

Saros Körfezi’nin Edirne yakasını ele aldığımızda orta kısma düşen Mecidiye – Yayla aksının arasında bulunan İtalyan Koyu son yıllarda tatilciler tarafından keşfedilse de o kendine has havasından hiçbir şey kaybetmiş değil. Saros’un dalış noktası İbrice Limanı’nın batı istikametinde yer alan Uzunkum’dan hemen sonra, Mecidiye sahil yerleşkesinden de hemen önce yer alan Kalekoy, bugün tüm heybeti ve doğallığıyla körfezin en özel noktalarından biri olarak dikkat çekiyor. Uzaydan düşmüşçesine duran devasa iki kayayı andıran girintinin arasına gizlenmiş bir kumsal olan Kalekoy tatilciler tarafından daha çok İtalyan Koyu olarak anılsa da yöre halkının buna itirazı var. Çünkü onlar çocukluklarından bu yana Kalekoy olarak bildikleri bölgenin başka bir adla anılmasını istemiyor.

Mecidiye ile Uzunkum arasına gizlenmiş olan bu güzel koya İtalyan Koyu ismi ayrı bir karizma katsa da özellikle Mecidiyeliler koydaki kale kalıntılarını da kaynak göstererek burasının adının Kalekoy olduğu konusunda ısrarcı.

Bugün çok az bir kısmı ayakta kalan kale kalıntısının geçmişi kimilerine göre Traklara kimilerine göre Bizanslılara kadar uzansa da kalenin hep Cenevizliler tarafından yapıldığı rivayet edilir ve Cenevizlilerin de İtalya anakarasında hüküm sürmesinden ötürü söz konusu kale ve koy İtalyanlara ithaf edilir.

Koyun İtalyan Koyu olarak anılmasındaki bir başka konu ise 2’nci Dünya Savaşı sırasında bu koyda bir İtalyan uçağının düşmesi ya da düşürülmesi olarak rivayet edilir.

Kalekoy’un şöyle de bir özelliği var. Burası hem birinci dereceden doğal SİT alanı hem de arkeolojik SİT alanı. Ve aynı zamanda birinci dereceden askeri yasak bölge. Bir bölgeye bu kadar fazla özellik yüklemek ne kadar doğru bilmiyorum ama Kalekoy, kesinlikle ve kesinlikle özenle korunması ve kontrolün iyi niyetli kişiler tarafından sağlanması gereken bir nokta.

Masmavi, berrak bir denize sahip Kalekoy’da adeta balıklarla birlikte yüzebilirsiniz. Sahille birlikte denizin dibi de incecik kumla dolu. Işık kirliliği olmadığı için akşamları -hava açıksa- inanılmaz bir yıldız şölenine şahit olabilirsiniz. Şu ana kadar hiçbir işletmenin sokulmadığı, sadece günübirlikçilerin ya da kamp yapmak isteyenlerin yanında getirdiği şemsiyelerin yer aldığı koy bu nedenden ötürü şimdilik bakirliğini koruyor. Koyun doğu tarafında -Uzunkum istikameti- kayalıkların arasından ulaşabileceğiniz irili ufaklı çok sayıda koy bulunuyor. Batı tarafında ise askeriyenin tesisleri yer aldığı için bu noktaya belirli bir mesafeden sonra ulaşmak yasak.

Keşfedildikçe metalaşan ve giderek bir ticari ürüne dönüşme endişesi ve ihtimali bulunan Kalekoy’un İtalyan şıklığında kalması ve korunması bizlere bağlı ancak bu bilinçsizlikle ne kadar gerçekleşir bilemiyorum…

Saros güncesi…

Bölüm – 1: Kaptan Cousteau

Yolu Saros Körfezi’ne düştüğünde 60’lı yaşlarındaydı Jacques-Yves Cousteau… Nam-ı diğer Kaptan Cousteau (Kusto)…

Meşhur araştırma gemisi Calipso ile dünyanın hemen tüm deniz ve okyanuslarını gezen, neredeyse hepsinde dalışlar yapan, kırmızı beresi ve kalın çerçeveli gözlükleriyle hafızalara kazınan Kaptan Cousteau, su altındaki büyüleyici dünyayı su üstündeki dünyaya açan gerçek bir deniz tutkunu. Kendisini aynı zamanda bir Saros tutkunu olarak lanse etmemin hiçbir sakıncası yok.

Zira kendisi, 1970’li yıllarda gerçekleştirdiği Saros ziyareti sonrası körfez için şu harika tespitte bulunacaktır: Kızıldeniz’in kuzey versiyonu…

Bu benzetmeyi anlamak için öncelikle Kızıldeniz’i yakından tanımak gerektir. Çoğumuzun sadece Musa peygamberden bildiği bir deniz olan Kızıldeniz, deniz canlılığı çeşitliliği bakımından tam bir cennet. Az değil, yılda 1 milyondan fazla dalgıç bu berrak sularda eşsiz deneyimler yaşamak için Kızıldeniz’in yolunu tutuyor. Üstü çöl, altı ise mercan ormanlarıyla kaplı bu eşsiz coğrafyada denizin altı Mercan resifleri, büyük sürü balıkları, balon balıkları, rengârenk melek balıkları, kelebek balıkları, denizyıldızları, süngerler, kaplumbağalar, yunuslar ve daha yüzlerce deniz canlısıyla dolu. Dolayısıyla her denize, her körfeze nasip olmaz “Kızıldeniz’in kuzey versiyonu”na benzetilmek.

Aslında Cousteau’nun bu benzetmesi bile körfezin önemini çarpıcı bir şekilde gözler önüne sererken bizler, yani Trakya coğrafyasında yaşayanlar durumun pek farkında değiliz gibi.

Onu da şu şekilde açıklamaya çalışayım. Dünyada kendi kendini temizleyen 5 körfezden biri olduğu rivayet edilen Saros Körfezi; 144 çeşit balık, 78 tür deniz bitkisi ve 34 tür süngere ev sahipliği yapan, sualtı zenginlikleri ile dolu oldukça önemli bir bölge. 

Edirne ve Çanakkale sınırlarını kapsayan ve toplamda 730 kilometrekare alana yayılı olan körfez, 22 Aralık 2010 tarihinde 27793 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak tespit ve ilan edilirken, körfezin Ege’nin en tuzlu kesimlerinden birini oluşturduğunu da hatırlatalım. Ayrıca körfezin, bünyesindeki karmaşık girdaplar çizen akıntılar nedeniyle de kendi kendini temizler konumda olduğunu unutmamakta fayda var. Ve suları, yüksek oksijen içeriğinin yanı sıra körfeze dökülen akarsuların getirdiği bol besin tuzları nedeniyle deniz canlılığı bakımından da epey zengindir. Ancak…

İçinde barındırdığı zengin balık çeşitleri nedeniyle deniz biyologları ve dalış meraklıları arasında doğal bir akvaryum olarak nitelendirilen Saros’un başı, daha doğrusu dibi, avcılığı cinayete dönüştüren balık mafyalarıyla epey dertte. Bölge halkının bir bölümünün dinamitle avlanmasına, trol ve gırgır diye tabir edilen avcı tekneleri de eklenince körfezin dibi günden güne kuruyor.

İşte tüm bu vahşete, hukuksuzluğa, aymazlığa -artık ne derseniz deyin- dikkat çekmek için 24 Nisan 2018 Salı günü körfezin Edirne kıyılarında 4 günlük bir yürüyüşe çıktım. Sırt çantam ve ben, Gelibolu’nun Adilhan Köyü’nden başladığımız serüven süresince Enez Kalesi’ne kadar 4 günde toplam 109 kilometre yol kat ettik. Bu yolculuk, şüphesiz hayatımın en farklı deneyimlerinden biriydi. Duygusal yönüyle de benim için ayrıca bir özelliğe sahip bu yürüyüş süresince körfezin Edirne kıyılarının tüm koylarını, kumsallarını, burunlarını adım adım arşınladım. Hemen her noktasını önceden de ziyaret etmiştim, ancak bu kez farklı bir gözle aştım o kumdan kaleleri.

Yüzmeyi öğrendiğim körfez gerek karadan gerekse denizden birçok tahribata maruz kalıyor. İşte bu tahribatları yerinde gözlemlemek ve sorunları daha yakından tespit edebilmek adına başlattığım bu yürüyüş süresince hem çok eskilere gittim, hem şahane yenilikler edindim. Bir anlamda ‘anılara yolculuk’ teması taşıyan bu yürüyüşümde çok güzel hikayeler ekledim sırt çantama. Ve çok değerli insanlar…

Haritanın güneyine doğru yol alırken beni hep çeken bir şeyler oluyor bu körfezde. Çocukluğumun bir döneminde, yaz tatillerini Saros’ta geçirdikten sonra ailece yönümüzü Edremit Körfezi’ne çevirdiğimizden ötürü, babamın kullandığı arabayla Korudağları’nı geçtikten sonra gözüm hep yolun sağ tarafına takılırdı. Çam kokulu Korudağları arasından inerken hemen karşıda selam duran Kaşık Adası’nı görür görmez başka bir heyecan kaplardı içimi. Babam, Korudağları’nda mutlaka camı açardı. Açar açmaz arabanın içini harika bir çam kokusu kaplar, deniz seviyesine indikçe bu kokuya Saros’un iyot kokusu eklenirdi. Arabanın içindeki koku cümbüşünü siz düşünün artık… 

Kardeşimle paylaştığım arka koltuğun sol tarafı bana aitti ancak nedense Korudağları’dan Gelibolu’ya kadar hep sağ cama yapışırdım. O zamanlar Barkın’ın yaşça hayli küçük olması, benim için büyük bir avantajdı. Körfez yolun sağına düştüğü için sağ camdan o mavi gözlü kıza bakar dururdum. Küçük yaşıma rağmen büyük bir sevdaydı benimki… Bana yüzmeyi öğrettiği için mi sadece? Tabii ki hayır. Birçok ilklerime şahit oluşu esas nedenim sanırım. İliklerime kadar işleyen ilkler hem de…

Haydi bakalım, yürüyüşün öyküsüne başlayalım. Yoksa bu konulara girdik mi çok başka yerlerden çıkarız…

İşte toplamda 4 güne yaydığım ve doğu, orta ve batı diye üçe ayırdığım körfezin sorunları ve benim bu sorunlar doğrultusunda çıktığım yolculuğun öyküsü…

Bölüm – 2: Bilinçsiz yapılaşma ve çöpler

24 Nisan 2018 Salı / 30 KM

(Adilhan – Sazlıdere – Gökçetepe)

24 Nisan Salı günü sabah saat 06.00’da, çocukluk arkadaşım Hakkı ile Edirne’den yola koyulduk. Bu arada Hakkı, yürüyüşümün en büyük destekçilerindendi. İlk olarak sabah kahvelerimizi içmek için bisiklet camiasından Erdem’in çalıştığı, Sazlıdere’deki bir benzin istasyonu oluyor. Buraya ayrı bir parantez açmak istiyorum. Bu benzin istasyonunun arkası, bisikletle ya da yürüyerek dünyayı gezen gezginlerin rahatça kamp atabileceği, duş alıp dinlenebileceği harika bir yol üstü durağı. Üstelik tüm bu hizmetler ücretsiz.

‘Bisiklet dostu’ unvanıyla anılan bu istasyon, birçok kişi farkında değil belki ama gerek Edirne, gerekse de Türk misafirperverliğini harika bir şekilde temsil ediyor. Erdem’in iyi şans dileklerini aldıktan sonra Havsa üzerinden yola devam ediyoruz. Bu arada küçük bir dipnot: Uzan zaman aradan sonra bir araba yolculuğunda kaset dinleme imkanı buldum. Kasetçalarla yapılan yolculukları özlemişim. Çünkü, ‘şu şarkıyı beğenmedim geçelim’ telaşı yok. O an kasette ne varsa onu dinliyorsun. Gerçi dinlediğimiz kaset MFÖ’nün ‘Best of’ albümü olunca inanın tadından yenmiyor. Birkaç saatlik yolculuklarda dahi dinlemenizi tavsiye ederim. Çok güzel gidiyor…

İki saatlik yolculuk sonrası Gelibolu’nun Adilhan Köyü’ne varıyoruz. Adilhan Köyü, Çanakkale il sınırları içinde yer alıyor. Ve Korudağları etekleri ile Saros’un iki minik adası arasına kurulu bu köy, Garip akımının öncüsü Orhan Veli’nin askerliğini yaptığı köy. Orhan Veli’yi anmışken, askerliği sırasında yazdığı şu şiiri de hatırlamadan geçmeyelim:

“Akşam oldu yine bastı kareler
Oturdum sırtın üstüne
Geçmiş günleri düşündüm
Askerdim, Adilhan köyündeydim.
Böyle bir akşam yine,
İçimde yine İstanbul hasreti
Dalmış düşünmüştüm.
Bu dağlar Koru Dağları değil
Bu köy Adilhan Köyü değil,
Ne şu değirmen Ferhat ağanın
Ne açım ne susuz.
Hele bir güneş çekilsin;
Gideceğim bir aşçı dükkanına
Bu akşam da orada içeceğim.”

Tavşan Adası ve Kaşık Adası arasındaki patika yola vardığımızda saat 9’u biraz geçiyordu. Hakkı’yla burada vedalaştık. Kendisine lojistik desteğinden ötürü bir kez daha teşekkür ediyorum. Saros’un iki nazarlığı olan Kaşık ve Tavşan adalarını selamladıktan sonra, 9 rakamına olan tutkumu da hikayeye dahil ederek 20 kiloyu aşkın sırt çantamla birlikte tam 09.09’da yürüyüşüme başladım. Sağlı sollu kanola tarlaları arasındaki patika yoldan, soluma Saros’u alarak başladım yürümeye. İlk günkü hedefim İbrice Limanı olduğu için molaları az tutmak gerektiğinin farkındayım. Ancak daha yürüyüşümün 40’ıncı dakikasında suyun hemen kenarında öyle güzel bir çamlıkla karşılaştım ki, hemen yükümden kurtulup uzandım bir ağaç altına. Saros’un o nazik dalga sesleri, kuş cıvıltılarına karışıyor. ‘Doğa uyanalı çok olmuş’ diye geçiriyorum içimden. 

Kısa bir mola sonrası yola devam ediyorum. Az ileride bir tabela karşılıyor beni: Edirne il sınırı… Artık Edirne il sınırları içerisindeyim. Bir sonraki durağım Sazlıdere Köyü’nün sahil kısmı. İlk günümü ayırdığım körfezin doğu kısmı, gerçekten de körfezin Edirne il sınırları içerisindeki en bakir bölümü. Ancak bu bakirlik, Sazlıdere’ye yaklaştıkça kısmen de olsa bozuluyor. Körfezin en yeşil bölgesi olan doğu kısmı, son birkaç yıldır yapılaşma tehdidi altında. Körfezin en sakin, en dingin, en az yazlıkçı nüfusuna sahip olan Adilhan – Sazlıdere – Gökçetepe aksının, yani yürüyüşümün ilk gün güzergahımın şimdilik tek problemi, bu yapılaşmalar. Bazılarının orman arazisine yapıldığını görmek gerçekten üzüntü verici. Ve korkarım ki bu yapılaşma, önümüzdeki 3 – 5 yıl içinde giderek artacak.

Sazlıdere’nin mazimde şöyle bir öyküsü var. Henüz Uzunköprü’de otururken öğretmen olan annem ve babam, buradaki ilk yazlık sitelerinden biri olan Öğretmenler Sitesi’ne kooperatiften girmişti. Bir kere bile oturmak nasip olmadan satmak zorunda kalmıştık. O siteler hala mevcut. Ve yukarıda eleştirisini yaptığım yapılaşmanın ilk adımları o yıllar atılmıştı. Kader işte… Yıllar sonra oturmadığım o sitelerin önünden geçerken inceden inceden bir hayıflanıyorum. 

Sazlıdere’de verdiğim mola sonrası Gökçetepe’ye doğru denize yakın bir noktadan yürümeye devam ediyorum. Eski adı Mariz olan Gökçetepe’nin sahil kısmındaki yapılaşma, Sazlıdere’ye oranla daha fazla. Güneşin en tepede olduğu noktada sırtımdaki yük giderek ağırlaşmaya başlıyor. Dolayısıyla molalarım da sıklaşıyor. Hemen navigasyonuma bakıyorum. Gökçetepe Orman Kampı’na 11 kilometre yolum var. 3-4 kilometre sonra kendimi salıyorum bir ağacın gölgesine. İlk gün varış noktam olan İbrice Limanı’na ise 21 kilometrem var. Güneşin etkisiyle birlikte hem sırtımdaki yük, hem yol gözümde büyüyor da büyüyor. Ağaç altında dinlenirken motosikletiyle bir genç geçiyor yanımdan. Selamını verip devam ediyor. Yaklaşık 1 saat sonra aynı genç, aynı yoldan dönerken beni tekrar aynı yerde görünce duruyor. Başlıyoruz sohbete. “Abi gideceğin yere kadar bırakabilirim” diyor. Eksik olmasın. “Benim yolum uzun dostum. Enez’e kadar…” deyince şaşırıyor haliyle. Oğuzhan adındaki bu gençle bir süre sohbet ettikten sonra kendisiyle şöyle bir anlaşma yapıyoruz. İlk tecrübemden ötürü doldurdukça doldurduğum ve bir hayli ağır olan sırt çantamı, Gökçetepe Orman Kampı’na yakın bir noktada bırakması konusunda anlaşıyoruz. Çantamı sırtına yüklediğinde nasıl bir işe kalkıştığını anladığını yüzünde gördüm. Motorda dengeyi kurmakta oldukça güçlük çektiği her halinden belli idi. Beni 20 kiloyu aşkın yükümden 8 kilometre de olsa kurtardığı için kendisine minnettarım. Çantasız kendimi bir kuş kadar hafif hissediyorum. Ve 8 kilometreyi deyim yerindeyse bir çırpında yürüyorum.

Orman Kampı’na vardığımda çantamla tekrar buluştuğumda, “Çantasız olsam demek ki günde 40 kilometre yürürmüşüm” demeden alamıyorum kendimi. Gökçetepe’ye vardığımda saat 14.00 civarı falan. Burada yarım saat dinlendikten sonra orman kampının üst yolundan İbrice Limanı’na doğru yürüyüşe koyuluyorum. Kampın hemen girişinde hummalı bir çalışma dikkatimi çekiyor. Muhafazakâr kesimin son yıllarda keşfettiği bu kamp adeta yeniden tasarlanıyor. Kepçeler, kum taşıyan kamyonlar… Sanırsınız bir inşaat şantiyesi. Sonradan öğreniyorum ki kampa 2 ayrı giriş yolu daha yapılıyormuş. ‘Evilya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde ‘Yeryüzündeki cennet’ benzetmesi yaptığı onlarca noktadan biri olan Gökçetepe, yeni yollar, yeni girişler yapılmak uğruna adeta tahrip ediliyor. Bu tahribatları fotoğraflarda da açıkça görebilirsiniz. 

Zamanında benim de kamp yaptığım bu bölgeyi geçerken içim acımıyor değil. Sağıma çam ormanlarını, soluma da Saros’u aldığım yol boyunca çam ve iyot kokusu burnumda adeta dans ediyor. Zamanında çokça doğa yürüyüşü yaptığım ve çok da sevdiğim bu yol, uzadıkça uzuyor. Sonlarına doğru o kadar yoruluyorum ki, manzaranın tadını dahi çıkaramıyorum. Bu noktada dikkatimi çeken, günübirlikçi tabir ettiğimiz piknikçilerin etrafa yaydığı çöpler oluyor. Hayatım boyunca anlam veremedim, veremeyeceğim de. Bir insan, keyif dolu saatler geçirdiği bir bölgeye neden pisliğini bırakır ki… Bu durum ne yazık ki birçok yerde mevcut. Edirnelilerin yeni mesire alanı olarak mesken tuttuğu Süvari Köprüsü civarı da böyle. Hemen her hafta sonu buraya gelen insanlar neyi varsa bırakıp gidiyor. Tek bırakmadıkları şey, depozitolu bira şişeleri! Onları yanında götürüyorlar sağ olsunlar! Sanki bir sonraki hafta oraya gelmeyecekler.

Yol boyunca birçok börtü böceğin yanı sıra yılanlarla da karşılaşmak şaşırtmıyor tabi. Çünkü doğa çoktan uyanmış ve her hayvan bir şeylerin telaşında. Hiçbirini rahatsız etmeden yoluma devam ediyorum. Ve sırt çantamla birlikte İbrice Limanı’na vardığımda saat 30 kilometreyi arkamda bırakmış olmanın verdiği gururla ve tabii yorgunlukla limanda kendimi ödüllendiriyorum. 

Bir sonraki gün rotamı hazırladıktan sonra, Mecidiye’nin köy olmadan önceki son belde başkanı Recep Çınar abimle buluşuyoruz. Akşamında bizi koyu bir sohbet bekliyor…

Bölüm – 3: Taş Ocakları – Sahillerin Talanı – Plansız büyüme ve Kanalizasyon

25 Nisan 2018 Çarşamba / 26 KM

(Uzunkum – Kalekoy – Mecidiye – Erikli)

Geceyi Mecidiye’de geçirdikten bir önceki günü bitirdiğim nokta olan İbrice Limanı’na doğru yol alacağım ancak sabah tekrar buluştuğumuz Recep abiyle önce taş ocaklarını gözlemleyeceğiz. Recep abinin 1954 model şirin mi şirin bir Amerikan tipi bir Willys’i var. Willys’e atlıyoruz ve limanı Uzunkum’a bağlayan yola doğru yol alıyoruz. Yoldan aralıksız geçen kamyonların etrafa saçtığı tozlar tahribatın habercisi gibiydi. Bu bölgeyi daha önce hiç gözlemlemiştim. Uzunkum’a hep, İtalyan Koyu adıyla bilinen Kalekoy üzerinden gittiğim için, bölgede yaşanan korkunç tahribatı da daha önce hiç bu kadar yakından hissedememiştim.

Bugün itibariyle İbrice’de iki, Kartalkaya’da bir olmak üzere körfez bölgesinde toplam 3 adet taş ocağı faal halde. Bunlardan biri DSİ’nin açtığı ve 2019’da sözleşmesi sona erecek olan taş ocaklarından biri. İbrice’deki diğer taş ocağının ve Kartalkaya’daki taş ocağının sözleşmesi ise 2026’ya kadar.

KEŞAN ESKİ KAYMAKAMINDAN KUM OCAKLARINA DÂHİYANE PLASE

Şimdi taş ocaklarıyla tahrip edilen bu güzelim noktadaki doğa katliamı aslında yıllar önce kum ocaklarıyla başlıyor. Ancak dönemin Keşan Kaymakamı’nın Mecidiye halkını yönlendirmesi sonucu kurulan Su Ürünleri ve Balıkçılık Kooperatifi’yle kum ocaklarının önüne geçiliyor. Burada dönemin Keşan Kaymakamı’na ayrıca bir parantez açmak lazım. Adını öğrenemedim ancak yapmış olduğu bu cesur ve akıllıca hamle, günümüzdeki birçok bürokrata örnek olacak cinsten.

İLK TAHRİBAT 1974’TE BAŞLIYOR

Bölgedeki ilk taş ocağının 1974 yılında kurulduğunu öğrenince şaşırmıyor değilim. Körfezdeki tahribat neredeyse 45 yıl önce başlamış. 45 yılda bu ülkede çok farklı ideolojilere sahip partiler iktidar oldu. Dolayısıyla tahribat her dönemde devam etmiş ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Bölgedeki en yoğun tahribat, maalesef son 15 – 20 yıllık dönemde yaşanıyor. Yani anlayacağınız gibi bölge en çok zararı, günümüz iktidarında gördü ve görmeye de devam ediyor. Zamanında iktidar partisinin Mecidiye’deki temsilcilerinin bu taş ocaklarında müdürlük yaptıklarını duyunca başta şaşırıyorum. Sonra şaşkınlık yerini normalliğe bırakıyor.

BAKANLIĞA AİT ARAZİDE BİR TAŞ OCAĞI!

Son olarak 2015’te kapanan bir taş ocağının hala mıcır ürettiğini öğrendiğimde ise ‘Nasıl olur?’ diye sormadan alamıyorum kendimi. Kapanan taş ocaklarının faaliyetlerini durdurması yönünde mahkeme kararları varken bu kişilerin hala faaliyetine devam etmesi gerçekten de insana birçok şeyi sorgulatıyor. Üstüne üstelik bu ocaklardan birinin orman arazisi üzerinde olması ve arazinin de konuyla epey ilgili bir bakanlığa ait olması, olayın vahametini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

BAĞIMSIZLIĞI İLKE EDİNEN BİR YERLEŞİM

Bu arada, taş ocaklarının gün be gün erittiği Mecidiye’den de bahsedeyim. Mecidiye, 1995 ile 2014 arası belde statüsünde yönetiliyor. Dolayısıyla Saros’un bu şirin köyü, 19 yıl boyunca bir Belde Başkanı tarafından yönetiliyor. 2014 yerel seçimleriyle birlikte tekrar köy statüsüne dönen Mecidiye’nin 19 yıllık beldelik mazisinde şöyle bir ilginçlik var. Belde hiçbir zaman bir siyasi partiye mensup başkan tarafından yönetilmiyor.

Belde başkanlığının özelliği, her dönem seçime ‘Bağımsız’ bir adayın girmesi. Dolayısıyla Mecidiye’yi yönetmek isteyen kişi bir partinin adayı olarak seçime giremiyor. Girse de Mecidiye halkı oy vermiyor. Eğer Mecidiye’yi yönetmeye talip kişi bir siyasi partiye üye ise Bağımsız Aday olmak için partisinden istifa etmek zorunda. İşte böyle kendine has bir özelliği, hatta güzelliği olan bir belde (günümüzde köy) Mecidiye…

Körfezde yaptığım yürüyüşün şüphesiz kattığı ve kazandırdığı çok fazla şey oldu bana ancak burada bir kişiye ayrı bir parantez açmam gerekiyor: Mecidiye’nin son belde başkanı Recep Çınar…

Sıkı bir Saros hayranı olması en büyük özelliğimiz ancak Recep abinin benden çok daha üstün olduğu bir konu var ki, Saros için verdiği mücadele… 2009 – 2014 yılları Mecidiye’nin belde başkanlığını yapan ve Mecidiye’nin son başkanı olarak tarihteki yerini alan Recep Çınar, Saros için, özellikle de Mecidiye için çok büyük bir şans. Belde başkanlığı döneminde kurumsal anlamda sürdürdüğü mücadelesini şimdilerde emekli bir öğretmen, eski bir belde başkanı ve çiftçi bir birey olarak bireysel anlamda sürdürmeye devam ediyor.

Taş ocaklarının Mecidiye’ye, daha doğrusu körfeze verdiği zararları bıkmadan usanmadan anlatan ve konuyu mahkemelere kadar taşıyan Recep Çınar, Mecidiye bölgesindeki kalker ve taş ocakları için mahkemenin verdiği ‘ÇED raporu gereklidir’ kararının baş mimarlarından.

İrfan Balaban’la birlikte sürdürdükleri mücadele sonucu Edirne İdare Mahkemesi’nden çıkan karar, bölge adına umut olurken Çınar, mücadelesini sürdüreceğini, tüm taş ocakları körfezi terk etmeden mücadelesini bırakmayacağını belirtiyor. Burada bir başka isme de ayrı bir parantez açmak lazım. Tüm Trakya genelinde avukat sıfatıyla sürdürdüğü hukuk mücadelesini Saros Körfezi için ve devam ettiren Bülent Kaçar’ın da kulaklarını çınlatalım ve yazımıza devam edelim.

Recep Çınar’ın belde başkanlığı döneminde Mecidiye’de iki defa ev pansiyonculuğu kursu açıldığını ve bu kurslarda 30 + 30 toplam 60 Mecidiyelinin bakanlık onaylı belgeleriyle pansiyonculuk yapma hakları olduğunu belirtelim. Günümüzde hala bu belgeleri kullanarak geçimini sağlayan, Mecidiye ekonomisine katkı sağlayan ve Saros turizmine hizmet eden çokça kişi var. İşte Recep Çınar döneminde kırsal kalkınmanın en güzel örneklerinden birinin sergilendiği bu köy bugün hala gelirinin büyük bir kısmını turizmden elde ediyor.

Dolayısyla Mecidye’nin 2006 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ‘Turizm Koruma ve Geliştirme Bölgesi’, 2010 yılında da ‘Saros Körfezi Özel Koruma Bölgesi’ olarak ilan edildiğini de hatırlatalım.

Mecidiye’nin bir diğer büyük gelir kaynağını, Trakya’daki birçok köyde olduğu gibi tarım oluşturuyor. Bir de tabi balıkçılık. İşte Mecidiye halkının en büyük üç gelir kaynağı olan tarım, turizm ve balıkçılığın tek bir derdi var: Taş ocakları!

Körfeze yaydığı tozların beyazlığına aldanmayın. Bu ocaklar beyaz tozlarıyla körfeze, daha çok da Mecidiye’ye adeta bir kara bulut gibi çökmüş durumda. Köy halkının en büyük gelir kalemi olan 3 sektörün yanı sıra hayvancılığa da epey zararları dokunuyor. Şimdi sırasıyla bu sektörlere nasıl zarar verdiğine bir göz atalım.

TURİZM

Taş ocaklarının turizme verdiği zararı anlayabilmek için Mecidiye’den İbrice Limanı’na doğru hareket etmek yeterli. Kısa aralıklarla ocaklardan çıkan taşı Keşan üzerinden belli merkezlere dağıtan firmaların devasa kamyonlarını göreceksiniz. Zira bu kamyonları sadece bu yolda değil, Keşan yolu boyunca görmeniz mümkün. Gün içinde çok daha fazla servis yapabilmek adına hız limitlerini fazlasıyla aşan bu kamyonların etrafa yaydığı toz ve duman nedeniyle Mecidiye halkı camlarını açamaz hale gelmiş durumda. Dolayısıyla konaklama için köy merkezini tercih eden bir turist, gördüğü bu manzara karşısında ikinci bir defa köye gelmeyi düşünmüyor doğal olarak.

BALIKÇILIK

Bir de Mecidiye her yıl dalış yapmak için gerek profesyonel gerek amatör binlerce dalgıç geliyor. Bilindiği üzere İbrice Limanı, dalış ve sualtı sporu için oldukça özel bir bölge.

Daha 5 yıl öncesine kadar körfezin dibinde orfoz sürülerine rastlayan dalgıçların şimdilerde bir tane bile orfoz görememesinin başlıca nedeni ne dersiniz?

Elbette tahmin ettiğiniz konu! Çünkü taş ocaklarından çıkan toz, belli bir süre havada kaldıktan sonra deniz yüzeyine iniyor ve buradaki yaşam alanlarını etkiliyor. Dolayısıyla bu tahribata, bölgede dinamitle avlanan bazı sorumsuz balıkçılar da eklenince balıklar körfezi yavaşça değil, hızlı bir şekilde terk ediyor.

HAYVANCILIK

Etrafa saçılan tozun kanserojen etkisi bilimsel raporlarla güçlendirilmesine rağmen ve konuya ilişkin devletin onca merciine şikayetlerde bulunulmasına rağmen hala hiçbir şey yokmuş gibi davranılması konusunda çok fazla ağzımı açmak istemiyorum ancak en kibar yoluyla şöyle diyebilirim; insan sağlığını hiçe sayan, para uğruna hem çevrenin hem de bölge insanının sağlığını tehlikeye atan bir anlayış ne yazık ki bu coğrafyaya, hatta bu topraklara hiç mi hiç yakışmıyor.

Bölgede otlatılan keçilerin kesildikten sonra ciğerlerinden çıkan toz, konuyu özetlemeye yeter de artar sanırım. Mecidiye çevresinde otlayan başta keçi olmak üzere küçükbaş hayvan sürüleri, taş ocaklarından genişçe bir bölgeye yayılan tozlu meralarda beslendikleri için bu hayvancılığı ve dolaylı yoldan da insan sağlığını tehdit ediyor.

Trakya’nın doğal cenneti olan ve özellikle yaz sezonu yarım milyonun üzerinde tatilciyi ağırlayan Saros Körfezi, Mecidiye bölgesinde hala faal olan taş ocakları nedeniyle büyük tehdit altında. Bölgeden çıkarılan taşın çok işlenmeden kolayca çözülmesi nedeniyle sermaye sahiplerinin göz hapsinde olan Mecidiye bölgesi, faal ve gayri faal taş ocakları nedeniyle her geçen gün büyük tahribata uğruyor.

Ayrıca bölgede arıcılıktan elde edilen verim de son yıllarda fazlasıyla düşüş gösteriyor.

Etrafa yayılan toz dolaysısıyla çiçeğe de yapışıyor ve bu çiçek bu nedenle doğal ömrünü tamamlayamadan soluyor. Bu da arıların çiçeklerden yeterli verimi alamamasına yol açıyor. Sonuç olarak bölgede arılar, bal yapmak için konacak çiçek bulmakta zorlanıyor!

TARIM

Bilen bilir, Saros’ta yetişen domateslerin tadı da, rengi de, kokusu da bir başkadır. Aralık ayına kadar süslerdi sofraları. Şimdilerde ise bölge domatesi Temmuz’un sonunu zor görür durumda.

Ayrıca yaz akşamları yazlıkların balkonlarında ve bahçelerinde kurulan rakı sofralarının vazgeçilmezi olan ve bölgeye adını veren kavun ve karpuzların tadına doyum olmaz. İşte o kavun ve karpuzdan artık eser yok. 4 kalemde de adını sıkça andığımız şu meşhur toz, ne yazık ki burada da karşımıza çıkıyor.

TÜRKİYE’DE MİLLİYETÇİLİK, BAYRAĞI KULLANARAK TOPRAĞA ZARAR VERMEK Mİ?

Taş ocakları arasında gezerken fotoğraf makineme takılan bir kareden de bahsedeyim kısaca. Ocaktan çıkarılan taşları Keşan üzerinden çeşitli adreslere taşımak üzere görevli bir kamyonun kırmızıya boyanmış devasa damperinin üzerinde bir ay ve bir de yıldız yer alıyor. Dolayısıyla Türk bayrağına olan sevgisini kamyon damperine taşıyan bu firma -ya da bu kamyonun şoförü- şunu unutuyor.

Bu ülkede milliyetçilik, kamyon arkası yazılarla ya da süslemelerle değil, vatan toprağını korumaktan geçiyor.

Ve ne yazık ki günümüz Türkiye’sinde yapılan hukuksuzluklara, rengini şehit kanlarından alan kutsal bayrağımız alet edilmeye çalışılıyor.

UZUNKUM İÇİN GÖRÜŞ BİLDİRMEYEN / BİLDİREMEYEN YÜKSEK KIDEMLİ MEMUR

1954 model Willys ile taş ocakları arasında yaptığımız cip safari sona eriyor ve ben yoluma, ilk günkü bitiş noktamdan devam ediyorum. İlk durak Uzunkum. Neredeyse her dönem ıssız olan ve sadece yaz kış körfezde yaşayanlar tarafından bilinen, son dönemde keşfedilen ve yaz ayları epey kalabalık olan bu kumsaldaki çalışma dikkatimi çekiyor. Bir iş makinesi çalışma yaparken birkaç görevli de Uzunkum sahilinde incelemelerde bulunuyor.

Burasıyla ilgili durum bir hayli ilginç. Şunu hatırlatmakta fayda var. Uzunkum, birinci bölgeden doğal SİT alanı. Hatta 2006’da Uzunkum, Mecidiye Belediyesi’nin C sınıfı piknik ve mesire alanı olarak Orman Genel Müdürlüğü tarafından tescilleniyor. Alanın birinci derece doğal SİT alanı olması nedeniyle Orman İşletme ile protokol dahi imzalamıyor. O dönem Edirne’de yetkili konumda bulunan ve bugün bir müdürlükte sade bir görev yürüten bir beyefendinin görüş bildirmemesi nedeniyle söz konusu protokol imzalanmıyor. Bu beyefendinin bahanesi ise, 1/25.000 bin ölçekli plan çalışmaları.

UZUNKUM’DA NELER OLUYOR?

Olayın şöyle garip bir durumu da var. Bu sahil, Orman İşletme’den 49 yıllığına kiralanıyor. Kiralayan firma ise çoğunluğu aynı partiye mensup kişilerin bir araya gelerek oluşturduğu bir şirket. Uzunkum’a yapay malzeme kullanılmaması konusunda devletin çeşitli kademelerinin kesin kuralları var. Bu süreci özellikle takip edeceğim. Bakalım bu durum nasıl bir halde seyir edecek?

Uzunkum’u aştıktan sonra, falezler arasına gizlenmiş güzel mi güzel koylar karşılıyor beni. Bu noktalara karadan ulaşım zor olduğu için haliyle çok çekici duruyor. Her biri denize girmelik. Her biri küçücük. Her biri şirin mi şirin…

ESAS ADI KALEKOY AMA DAHA ÇOK İTALYAN KOYU OLARAK TANINIYOR

Buralarda uzunca vakit geçirmek istiyorum ancak ikinci gün ve henüz yolun başındayım. Bu güzel noktayı arşınladıktan sonra Kalekoy’a varıyorum. Daha çok bilinen adıyla İtalyan Koyu.

Mecidiye ile Uzunkum arasına gizlenmiş bu güzel koya İtalyan Koyu ismi ayrı bir karizma katsa da özellikle bölge halkı bu durumdan rahatsız.

Kalekoy’a İtalyan Koyu denmesinin nedenine gelince… Bugün çok az bir kısmı ayakta kalan kale kalıntısının geçmişi kimilerine göre Traklara kimilerine göre Bizanslılara kadar uzansa da kalenin hep Cenevizliler tarafından yapıldığı rivayet edilir. Cenevizliler de İtalya anakarasında hüküm sürdüğü için kale de koy da İtalyanlara ithaf edilir.

Bir ikinci konu ise 2’nci Dünya Savaşı sırasında bu koyda bir İtalyan uçağının düşmesi / düşürülmesi mevzusudur.

Kalekoy’un şöyle de bir özelliği var. Burası hem birinci dereceden doğal SİT alanı hem de arkeolojik SİT alanı. Ve aynı zamanda birinci dereceden askeri yasak bölge. Bir bölgeye bu kadar fazla özellik yüklemek ne kadar doğru bilmiyorum ama Kalekoy, kesinlikle ve kesinlikle özenle korunması ve kontrolün iyi niyetli kişiler tarafından sağlanması gereken bir nokta.

ERİKLİ İÇİN EN GÜZEL ZAMANLAR

Kalekoy sonrası Erikli’ye varıyorum. Yüksek sezonda nüfusun 100 bine dayandığı Erikli’ye. Yazlıkçılar temizlik ve tadilat için yavaş yavaş gelmeye başlamış, işletmeler dolapları birayla doldurmuş çoktan. Erikli’nin en güzel zamanları belki de. Kalabalık desen değil, ıssız desen hiç değil. Çok yerinde bir tenhalık söz konusu.

ERİKLİ’NİN SOKAKLARI BU YAZ DA KANALİZASYON KOKACAK MI?

Erikli çok popüler ve özellikle son 10 yılda İstanbullular tarafından keşfedildikten sonra her geçen yıl beton yığınına döndü ve hayatın giderek pahalılaştığı, kimi esnafının türlü türlü cambazlıklara soyunduğu bir kasaba halini almaya başladı. Birileri artık Erikli’nin büyümesine acilen ‘dur’ demeli. Yoksa bu gidişle Erikli’nin sahil şeridi doğu, batı ve kuzey yönünde bilinçsizce ve plansızca büyümeye devam edecek. Hal böyle olunca yazın yüz bini aşkın nüfus barındıran Erikli, diğer dönemlerde hayalet kasabayı andıran bir yer haline dönüşüyor. Ve bu plansız büyüme, üstyapı kadar altyapı sorununu da ortaya çıkarıyor. Mesela geçen yaz Erikli’nin sokakları resmen kanalizasyon kokuyordu. Bu yaz da durumun çok farklı olacağını sanmıyorum.

Öğlen saatinin kavurucu sıcaklarını Erikli’de vakit geçirerek harcıyorum. İkinci günün varış noktası Yayla. Bundan sonra sahil şeridi beni bekliyor. Bitiş noktam olan Enez’e kadar hep sahilden gideceğim. Dolayısıyla Erikli’deki yazlıklar bittikten sonra kuma veriyorum kendimi ve Danışment’te serin bir mola verene kadar hiç durmuyorum. Danişment, ormanlık alanın denize sıfır olduğu noktalardan biri. Ayrıca bir kamp alanı ancak işletme konusunda yıllardır sorunlar var. “Umarım bir gün gerçekten Saros’a yakışır bir şekilde işletilir” dileklerimi Saros’un mavi sularına haykırdıktan sonra Yayla’ya varıyorum. Yayla’ya vardığımda saat 18.35 civarı. Yaza hazırlık için Yayla’da bulunan EDOSK üyesi Erhan Kiriş’le buluşuyoruz. Akşamları biraz serin oluyor bu mevsimde körfez. Ancak Erhan abim ve sevgili eşi Gül ablanın doyumsuz sohbetiyle gece ısındıkça ısınıyor…

Bölüm – 4: Mühendislik hatası liman – Rüzgar Enerji Santrali – Heba edilen & ihya edilen tesisler – Balık cinayetleri

26 Nisan 2018 Perşembe / 22 KM

(Yayla – Karaincirli – Vakıf – Büyükevren)

Son yıllarda bahara hasret kalmış, uzunca bir süre ilkbaharı bir bahar tadında yaşayamamıştık. Kazaktan tişörte, tişörtten de kazağa geçtiğimiz senelerin aksine özlediğim ilkbahar bu yıl nihayet kendini iyice hissettirdi.

İşte körfezdeki üçüncü günümün sonunda akşamüstü esen ılık meltem, geceye doğru yerini serinliğe bıraktı. Uzun zamandır özlemini çektiğim bir bahar akşamı sonrası güne, dünkü varış noktam olan Yayla’dan başladım. Kiriş ailesinin harika misafirperverliğinin yarattığı serotonin etkisi ile uyanır uyanmaz soluğu deniz kıyısında aldım. Bir dönem Yaylalıların denize girme noktası olan ve 30 – 40 metreyi uzunluğa sahip kumsalın yerinde şimdi kavak yelleri esiyor. Sahilin büyük bir bölümünde kumsal yok olduğu gibi deniz, sahil bölümündeki evlerin duvarlarına kadar dayanmıştı. Suda devir daim olmaması nedeniyle sahil kısmında biriken talaşlar ise kötü bir görüntü oluşturduğu gibi etrafa da pis kokular yayıyordu.

MÜHENDİSLİK HATASI LİMAN!

İşte tüm bu olumsuzluklara neden olan tek şey, 1995 yılında yapımına başlanan ve 2006 yılında tamamlanan balıkçı barınağı. Yayla’da sahile verdiği kadar denize ve denizdeki canlı çeşitliliğine de zarar veren bu barınak, yazlıkçılar tarafından liman olarak adlandırılsa da bunun literatürdeki gerçek adı kesinlikle, ‘mühendislik hatası proje’ olmalı!

Limanın yapılması sonrası sahil kısmındaki evlerde ve ana yolun bir bölümünde çökmeler meydana gelirken bugün Yayla’da neredeyse kumsal diye bir şey rastlamak pek mümkün değil. Limanla birlikte çok sayıda problemin baş gösterdiği Yayla’nın sahil kısmı bugün deprem sonrası manzarayı andırıyor ve özellikle bahar aylarında esen kuvvetli lodos sonucu çıkan dalgalar, sahil şeridindeki yazlıklara epey zarar veriyor.

Limanın kullanılmasıyla birlikte 7 metre olduğu belirtilen derinlik giderek dolmaya başlarken bu durum da aynı zamanda ciddi problemler yaratıyor. Hesaplamaların doğru yapılmaması nedeniyle baş gösteren bu liman, 20 yıldır Yayla’nın en büyük sıkıntısı olarak karşımızda duruyor.

Kumsal sorunu nedeniyle yazlığı olanlar dışında çokça tercih edilen bir lokasyon olmayan Yayla bu sayede pansiyonculuk, ev kiralama gibi iç turizmi hareketlendiren girişimlerden de mahrum kalıyor.

Çünkü zamanında 30 – 40 metrelik kumsaldan günümüzde eser yok. Doğal olarak kumsalı olmayan bir bölgede de kimse ev kiralamaya yanaşmıyor. Dolayısıyla bu hareketliliği taa seneler öncesinden Erikli’ye kaptıran Yayla bugün sadece yazlığı olanlar tarafından tercih edilen bir yazlık bölgesi olarak dikkat çekiyor. Bu durum aslında iyi bir şey gibi algılanabilir ancak bu yerelliğin nedeni kesinlikle kumsalsızlık olmamalı.

Kumsalın heba olmasıyla birlikte limanın arka bölgesindeki noktayı denize girme alanı olarak seçen Yaylalılar buraya araçlarıyla gitmek zorunda.

DALGAKIRAN YAPILACAK MI?

Yayla’daki yazlıkçılar, söz konusu limanın geri dönüşümü olmayan bir tahribata yol açtığını ve bunun sorumlularının geç de olsa hesap vermeleri gerektiğini belirtiyor.

Devletin parasıyla hem körfeze hem de bölgedeki yazlıkçılara maddi ve manevi zararlar verildiğini belirten yazlıkçılar çözümün dalgakıranda olduğunu vurguluyor.

Dalgakıranın ne zaman yapılacağı ya da son durumu ile ilgili somut bir adımın ne zaman atılacağı henüz bilinmezken limanın verdiği tahribatın önüne geçilmesi için başlatılan imza kampanyaları da sonuçsuz kalıyor. Bölgeye hakim olan önceki dönem milletvekili Kemal Değirmendereli’nin konuya ilişkin 2 defa meclise soru önergesi verdiği bilinirken mevcut iktidarın hiçbir girişimde bulunmaması, konunun bir özeti adeta.

KOOPERATİFİN HİZMETLERİ SORGULANIR HALE GELMEYE BAŞLAMIŞ

Liman, beton yığınını andıran çirkin görüntüsüyle hem içerik hem de teorik olarak Yayla’ya fazlasıyla zarar verdi, vermeye de devam ediyor. Bir de bu barınakta kurulan Su Ürünleri Kooperatifi var. Limana çekili tekne ve kayıklardan her yıl belirli meblağlarda kira alınmasına rağmen limanın hiçbir işlevsel özelliğinin bulunmaması, her yıl bu parayı ödeyen kiracılarda da soru işareti yaratıyor haliyle. Işıklandırmanın yetersiz olduğu, tatlı su imkanının olmadığı limana kamera dışında hiçbir yatırım yapılmaması da hayli ilginç. Herhalde bu kameralar çok işlevli olsa gerek!

Yukarıda satırlarca anlattığım limanın arka tarafındaki sahil şeridinden yoluma devam ediyorum. Buralar yüksek falezlerle dolu. Haliyle kumsallar sadece bu mevsim değil, yazın da ıssız oluyor. Karadan ulaşım zor olduğu için anca teknesi olanların kolaylıkla varabileceği koylar gerçekten filmlerdeki sahneleri andırıyor.

Öğlene doğru Karaincirli’nin sahiline varıyorum. Burası, körfezin bugüne kadar ziyaret etmediğim tek noktası. Meslektaşım Birol Çakan’dan buraya ilişkin çokça anı dinlemişimdir ve haliyle içimde hep bir merak konusu uyandırırdı Karaincirli. Ve daha önce ziyaret etmemiş olmanın verdiği eksiklikle Karaincirli’ye geldiğimde biraz mola veriyorum. Birol abinin anlattıkları geliyor bir bir aklıma. Taa 20 sene öncesinin anıları. O zamanlar benim yaz mevsimlerim Enez barakalarda ve güzergahımın üzerinde bulunan Vakıf’ın sahillerinde geçiyordu. Ki büyüklerimden duyduğum kadarıyla körfezin en güzel zamanları 90’lı yıllarmış. ‘Bu yıllarda genç olmak varmış’ diye hayıflanıyorum içimden. Ama olsun… Kimine göre ‘efsane’ lanse edilen o 90’lı yıllarda çocukluğunu geçirmiş bir neslin temsilcisi olmak da inanın çok keyifli.

Belki biz kumsalda, ateş başında Haluk Levent’in bağıra çağıra söylenen şarkılarına özne olamadık ancak o şarkıları büyüklerimizin yanında çokça dinlemişliğimiz vardır.

TARIM VE HAYVANCILIĞIN YAPILDIĞI ARAZİYE RÜZGAR SANTRALİ!

Karaincirli belki de körfezin en ormanlık ve aynı zamanda en uzun kumsallarının bulunduğu bölge. Ve bu bölgeye yapılması planlanan Rüzgar Enerji Santrali (RES) ile ormanlık araziye 40 megavat kapasiteli 20 adet rüzgar tribününün yapılması gündemde. Şunu hemen hatırlatmakta fayda var. Santralın kurulacağı alan bir SİT alanı ve bu alan tarım ve orman arazileri üzerinde kalıyor!

Köylülerin tamamıyla karşı olduğu santralin yapılması planlanan alan köye 150 metre mesafedeyken köy sakinleri santralin kurulacağı yerin üreticinin tarım ve hayvancılık yaptığı alan olduğunu belirtiyor. Köylülerin ısrarla istemediklerini belirttikleri santral için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkililerin ısrarını anlamak mümkün değil gerçekten!

DSİ KAMPI ŞİMDİ BAŞAKŞEHİR BELEDİYESİ’NİN

Sırt çantam ve ben sahil şeridinden Vakıf’a doğru, yani çocukluğuma doğru devam ediyoruz. Hava sıcaklığı 30 derece. Buralarda kısa bir deniz molası vererek serinliyorum. Sonrasında ilk olarak zamanında DSİ’nin olan ve şimdilerde Başakşehir Belediyesi’nin gençlik kampı haline dönüştürülen tesise geliyorum. Çocukluğumun belli bir kısmı, bu tesise komşu Köy Hizmetleri Kampı’nda geçtiği için buraya aşinayım. Epey para harcandığı belli. Kumsala yakın kısmı şöyle bir gezeyim diyorum… Duvarlarda Başakşehir futbol takımının yanı sıra Muhammet Ali’nin fotoğrafları yer alıyor. Biraz ilerleyince Araf ve Hud surelerinden ayetler dikkatimi çekiyor. Kamp epey bakımlı. Ufak tefek birkaç şey dışında yaza hazır bir görüntü veriyor.

Kampı geçip biraz daha ilerleyince öylesine bir duygu sarmalına kapılıyorum ki… Seneler seneler sonra, 1994 – 1998 arası yaz tatillerimi geçirdiğim, Vakıf Köyü’ndeki eski Köy Hizmetleri Kampı’ndayım.

O yıllar, mavi gözlü Saros’la ilk tanıştığımız zamanlar… Yüzdüğüm havuzdan tutun da atladığım iskelesine kadar, ilk aşık olduğum ahşap diskosundan sabahlara kadar güneş yanığından uyuyamadığım 67 numaralı barakaya kadar her yer yerle bir olmuş. Değişmeyen tek şey, yüzmeyi öğrendiğim deniz… O hala aynı…

Yaklaşık bir saatimi burada geçiriyorum. Sırt çantamı, bir zamanlar koşarak içine atladığım yüzme havuzunun başına bırakıyorum ve ilk işim 67 numaralı barakayı bulmak oluyor. Barakanın içine giriyorum. Yattığım köşeyi bile hatırlıyorum. Sanki yeni uyanmışçasına çıkıyorum barakadan. Hemen kapının girişindeki ağaca asılı mayomu ve havlumu alıp kumsala doğru koşuyorum. Babama… Çünkü mutlaka erken kalkıp sahile iner ve bizim şezlongların çevresinden başlayarak sahili boydan boya düzlerdi. Sahile geçiyorum, o atladığım iskele yerle bir. Zamanında kuzenim Ebru’yu oradan nasıl ittiğimi hatırlıyorum. Ebru denizden çıkmış, teyzem de duş sonrası onu güzelce giydirmişti. Vakit akşamüstü ama biz diğer kuzenlerimle hala denizdeyiz. Bir ara atlamak için iskeleye çıktım ve Ebru da cicili bicili giysisiyle iskelede geziniyor. O sırada ben kendisine, “Denizin dibindeki ahtapotu görüyor musun?” diye sordum ve merakla eğildiği esnada arkasından kuvvetlice onu denize ittim. Tabi başta annem ve teyzem olmak üzere aile büyüklerinden sırayla azarı yemiştim. Ebru ise 2 gün konuşmamıştı benimle. Bir tek babam bıyık altından gülümsüyordu…

Daha sonra, ilk gönül kıpırtımın gerçekleştiği ahşap diskoya doğru yöneldim ancak şimdi yerinde kavak yelleri esiyor. Anılar denizinde boğulmamak için sırt çantamı kapıyorum ve tesisi inanılmaz bir duygusallık içinde terk ediyorum. O sıra fark ediyorum ki anılarla birlikte sırt çantam daha da ağırlaşmış sanki…

Biraz ileride Martı Sitesi gözüküyor. Geceyi burada geçireceğim. Sahilde güzel bir sürprizle karşılaşıyorum. Patronumun kız kardeşi Gülseven ablanın eşi Cezmi abi teknesini yanaştırmaya çalışıyor. Cezmi abi iyi bir balıkçıdır. Balıktan ve denizden epeyce anlar. Beni görünce şaşırıyor şaşırmasına da neden orada olduğumu duyunca iyice şaşırıyor. Geceyi burada kamp atarak geçireceğimi söylediğimde evine davet ediyor. “Yahu arkadaş bırakın da bir çadırda kalayım” diyorum ve ısrarlarına iyi bir defansla karşılık verdikten sonra akşam yemeği için anlaşıyoruz.

Yemekteki menümüz elbette ki Cezmi abinin Saros’tan yakaladığı balıklar. Yemeğimizi yerken bir yandan da başlıyoruz sohbete. İşte yürüyüşümün temel noktalarına doğru gelmeye başlıyorum. Yazımın başında da dediğim gibi, bu yürüyüşteki asıl nedenim, körfezdeki canlı çeşitliliğinin azalması. İşte Saros’ta 20 yıldır amatör olarak balıkçılık yapan Cezmi abinin, “Şimdi bundan 10 yıl önce olsa bir leğen dolusu balıkla dönerdik eve ancak şimdi görüyorsun ki balık yok!” cümlesi, körfezin sorunlarının bir özetiydi adeta.

KÖRFEZİN BAŞ BELALARI; GIRGIR VE TROLLER

Körfezin baş düşmanı gırgır ve trol tekneleri. Özellikle büyük sürüler halinde gezen balıkların yoğun bir şekilde avlanması için kullanılan gırgırlar, balıkların üreme alanlarını bozduğu için günden güne Saros’u kurutuyor. Balıkların kuluçka alanlarını yerle bir eden gırgırlar, çok sayıda balık sürüsünün Saros’tan uzaklaşmasının da başlıca nedenlerinden biri.

Stok yönetiminin doğru işlememesi ve gelişen teknolojinin kontrolsüz bir şekilde balıkçılıkta kullanılmasıyla birlikte avcılık yolu ile hızla artan su ürünleri üretimi son yıllarda büyük bir düşüş trendine girdi ve giderek azalmaya başladı. Toplam üretimdeki düşüşün yanı sıra bazı türler nerede ise yok olma derecesine gelmiş durumda. Bu türlere en güzel örnek uskumrudur. Bir zamanlar bol miktarda avlanıp çirozu yapılan uskumruyu artık Norveç’ten ithal ediyoruz. Son birkaç yıla kadar uskumru ve kalamar ile sınırlı olan ithalatımız son birkaç yılda hızla artmış ve bu türlere barbunya, tekir, orfoz, lahoz, somon, ahtapot, mezgit, kalkan, hamsi, karides ve son olarak da lüfer katıldı.

Üretimdeki bu düşüşe neden olan en büyük etkenin başında her türlü av yasaklarına uyulmaması geliyor.

Balık stoklarımız her geçen gün yok oluyor çünkü Saros dahil tüm denizlerimizde balıklar yeni bir nesil için yumurtlamadan avlanıyor. Herkes sorunun nedenini bilmekte ancak kimse kendi çıkarları uğruna elini taşın altına sokmuyor!

Yukarıda bahsi geçen av yasaklarının başında trol ile balık avcılığı geliyor. Asıl konumuzda bu. Yıllardır gerek üniversitelerde olsun ve gerekse basın yayın yolu ile olsun trol ile balık avcılığının zararları hep anlatılıp durdu. Gerçekten trol ile balık avcılığı, denizlerimizdeki balık popülasyonunun yok olmasındaki en büyük etkenlerden birisi. Çünkü trol ile balık avcılığı sonucunda balık yuvaları, yumurtaları ve özellikle trol ağının arka kısmındaki kör ağ nedeniyle yavru balıklar tamamıyla yok oluyor.

GIRGIR TEKNELERİ AVLANMAK İÇİN 8 METREYE KADAR GELİYOR

Gırgırların 24 metrede avlanma zorunlulukları var ancak sınır ve kural tanımaz balıkçı mafyaları körfezde 8 metre derinliğe kadar geliyor! 8 metreden bahsediyorum. Bu gerçek anlamda bir cinayettir.

Körfezde amatör olarak avlanan bir balıkçı abimiz, bir gırgır teknesinde çalışan işçinin, “Okyanuslardaki gemileri örnek alıp bu gemileri Karadeniz’e soktuk, Karadeniz’i bitirdik” sözünü aktardığında ise adeta kanım çekiliyor. 3 ay boyunca 100 ton hamsi yakaladıklarından bahsetmiş. Korkunç! Uskumru, hamsiyle beslenen bir balık türü ve hamsi kalmayınca uskumru da terk ediyor haliyle körfezi.

Gırgır, denizde ne var ne yok tutar. Belli bir bölgeyi tarar ve o bölgeyi komple çeker. Dolasıyla aşırı bir av söz konusu burada. Trol de halatla çeker ve aşağıda ne varsa komple götürür. İşte birkaç balık işçin yavru balık sürülerini dahi öldüren ve sonrasında bu ölü yavru balıkları körfeze geri salan bu teknelere ne yazık ki kimse dur diyemiyor!

Konuyla ilgili şikayet mercii sahil güvenlik ve jandarma ancak… Ancak işte!?

Oltayla bir defada 3 – 4 kilo balık tutan amatör denizciler şimdi günlerce balık tutamadan evin yolunu tutuyor. Karagöz, mercan, dil, levrek… Saros’ta her geçen gün popülasyonu azalan balıkların başında geliyor.

Saros Körfezi bir iç deniz ve balıkların en önemli üreme noktası. Şu an birçok balık yok olmuş durumda. Hamsi, sardalya, karides gibi türlerin çok fazla avlanması balık neslinin azalmasına yol açıyor çünkü palamut ve uskumru gibi balıkların en önemli besin kaynağı bu balıklar.

Aşırı ve bilinçsiz avlanma, kirlenme, denetimsizlik yüzünden dünyanın kendi kendini temizleyen körfezlerinden olan Saros Körfezi artık balıkçının geçimini sağlayamaz durumda. Körfezdeki balık çeşitliliğinin her geçen gün azalıyor ve yöre balıkçıları göller de olmasa teknelerini satacak duruma gelecek.

Saros balıkları göçer balıklar değil. Marmara ve Karadeniz’deki balıklar zamanı geldiğinde göç yapıyor ancak bu durum Saros için geçerli değil. Saros’un yerleşik yerli balıkları var ve bu balıkların nesli hızla tükeniyor. Bu durumun başlıca sorumluları ise gırgır ve troller. Körfezin dibini tarayan bu canavar tekneler yüzünden yakın zamanda Saros’ta balık kalmayacak. Körfez, kayalık olmadığı için balık da kendine saklanacak yer bulamıyor ve bu canavar teknelerin ağına takılıyor.

Limandan çıkarken yasal gibi görünen ağlar açıklarda bir anda gayri yasal hale geliyor. Denetimin nasıl yapılacağı İl Tarım ve Sahil Güvenlik uzmanları tarafından çokça iyi bilinmesine rağmen nedense tekneler açığa çıktıklarında tam bir denetim görmüyor.

Yunanistan’ın av yasağını uygulaması ve avlanma kurallarına uyması, Saros’u şimdilik idare ettiriyor ancak yetkililer, yetkilerini kullanmadığı sürece Saros, balıksız bir deniz olacak. Ve korkarım ki bu gidişle Kuzeyin Kızıldeniz’i, kuzeyin deniz çölüne dönüşecek…

Konu önemli, konu derin, konu sıkıntılı… İşte tüm bunları kendime dert etme vazifesi gibi bir sorumlulukla geceyi, bir çınar altına kurduğum çadırımda geçiriyorum… Şanslıyım bu gece çünkü yakamoz var…

Bölüm – 5: Kazanlizasyon Atıkları – İmar – Altyapı & Üstyapı

27 Nisan 2018 Cuma / 31 KM

(Gülçavuş – Sultaniçe – Enez)

Dedim ya, bu mevsim körfezde akşamları serin oluyor. Bunu özellikle dün gece bunu iyice hissettim. Cezmi abiden elle dokunmadan balık yemeyi öğrenmiş olmanın verdiği gururu bir kenara bırakıp güne erken başlıyorum. Hızlı bir şekilde toparlandıktan sonra sahil şeridinden başlıyorum yola koyulmaya.

Çünkü hedefim yürüyüşü bugün tamamlamak. Ve bunu da en az saat 17.00’ye kadar yapmak zorunda olduğum için dördüncü günüme biraz erken başlıyorum. Çadır, tulum ve gece serinliğine önlem amaçlı aldığım montu Cezmi abiye bırakıyorum ve yükümü hafifletmiş olmanın verdiği dayanılmaz hafiflikle rahat bir şekilde başlıyorum yürüyüşe. Son iki günü sürekli kumdan gitmemin şöyle bir güzelliği var; ayaklarım fazlasıyla hırpalandığı için kum, adımlarımı yumuşatıyor.

Dolayısıyla sert bir zemin ayaklarıma daha çok acı vereceği için kumdan yürümek, hız performansımı kısmen azaltsa da aslında benim için avantajlı bir durum olmuş oluyor.

Yola çıkalı henüz 10 dakika geçmeden sahilde kuğu ile karşılaşıyoruz. Ürkütmemek için kumsalda geniş bir kavis yapıyorum ve kendisini usulca selamladıktan sonra Gülçavuş’a doğru ilerliyorum. Falezlerin boyutu bu bölgede daha büyük. Özellikle dalgaların falezleri dövdüğü çok aşikar. Bu durum, falezlere ayrı bir görkemlilik katıyor.

Büyükevren’den çıkarken sahil yolu mu yoksa orman yolu mu ikilemine düşüyorum fakat yumuşak zemin ve mavi tutkum, sahil yolunu tercih etmeme neden oluyor. Orman yolu aklımda kalmadı değil, ancak sürüleri koruyan çoban köpeklerin saldırma tehlikesini de göz önünde bulundurunca sahil yolunun doğru bir tercih olduğu sonucuna varıyorum. Öğlen sıcağıyla birlikte Gülçavuş’a varıyorum.

Gülçavuş ve Sultaniçe’yi aradan geçen bir dere ayırıyor. Dere de değil aslında. Kanalizasyon atığı demek daha doğru olacak sanırım. Derenin iki yakasına plansızca yerleştirilen yazlıklar görsel açıdan çirkin bir görüntü oluşturduğu gibi bu binaların atıkları da az ileride Saros’un mavi sularına karışıyor.

Yayla’dakinin bir benzeri olan çirkin bir balıkçı barınağı burada da mevcut. Görselliğe, estetiğe önem vermeyen bir toplum olduğumuz gerçekten de çok belli.

Böylesine güzel bir körfeze böylesine çirkin barınaklar, limanlar, evler ve villalar yapılması gerçekten haksızlık.

Çünkü o harcanan paraların aynısına daha güzel, daha estetik yapılar inşa edilebilir. Aslında sorun tam anlamıyla para da değil. Bir an önce olsun isteği. Her şeyi aceleye ve biraz da ucuza getirmeye bayılıyoruz. Sonuç; sırf işimiz hallolsun ya da ihtiyacımız giderilsin mantığından çıkma hizmetler. Sanırım bu memleketin önemli sorunlarından biri de müteahhitlerin zevk sahibi olamaması. Çirkin çirkin yapılara devlet kanalıyla milyonlarca lira akıtılıyor. Çirkin mi çirkin evlere binlerce lira kredi çekip para ödüyoruz. Sahi neden biz toplum olarak estetik konusunda titizlik göstermiyoruz?

Edirne Valiliği ve İl Tarım Gıda ve Hayvancılık Müdürlüğü himayesinde yapılan çirkin balıkçı barınağını da geçtikten sonra Enez’e doğru emin adımlarla ilerliyorum. Uzun bir süre çorak kumsalda yürüdükten sonra yeşil renk kendini göstermeye başlıyor. Burada çok güzel piknik ve mesire alanları mevcut. Güzergahta emekli bir bankası olan ve yaklaşık 35 yıldır bölgede tatil yapan ve aynı zamanda amatör balıkçılık yapan İhsan abi ile karşılaşıyorum.

Güneş en tepede. Hava epey de sıcak. Biraz dinlenmek için fırsat bulmuşken İhsan abiyle başlıyoruz sohbete. “Bu körfezde nereye olta atarsan at, birkaç saat içinde eve aileni doyuracak kadar balıkla dönersin mutlaka. Ama bu eskidendi tabi. Eskiden de değil, 5 – 10 yıl öncesine kadar durum böyleydi. Ama bu trol tekneleri yok mu..!” diyor ve gerisini getiremiyor.

İşte Saros’taki bu sorunu belki de en çarpıcı şekilde hissettiğim an, İhsan abinin boğazının düğümlenmesiyle yaşıyorum.

İçimden, “Mesele gerçekten de çok büyük” diyorum. Aslında meselenin büyük olduğunun çok da iyi farkındayım. Ki zaten yürüyüşe başlama nedenim de bu farkındalığımdan kaynaklı ancak İhsan abinin sesi titrerken bir acayip oldum. İhsan abi devam ediyor:

“Nasıl olur? Her tarafından balık fışkıran deniz nasıl günlerdir süt liman misali balık vermez! Bak kardeşim, bu körfezi ne kurtarır biliyor musun? Şu trolleri, gırgırları 3 yıl sokmayacaksın bu körfeze. Ne 3 yılı, 5 yıl sokmayacaksın. Yasaklayacaksın bu kadar basit. Devlet bunu yapabilir. Sonra gör bak körfezdeki şenliği. Açık söylüyorum, bıkarız balık yemeye. Zaten bir 3 ya da 5 yıl bunu deneseler, yasağı koyanlar da, yasağa maruz kalanlar da durumun ne kadar lehlerine işlediğinin farkına varacak. Ama aç gözlülük yok mu aç gözlülük… Sen 5 yıl sabretsen belki 50 yılını kurtaracaksın.

Herkes günü kurtarmanın derdinde. İşte böyle böyle yitiriyoruz elimizdeki değerleri. Böyle böyle kurutuyoruz, balık bitmez denen körfezi…”

İnanın tüylerim diken diken. Bir yandan Enez’e yetişme telaşı basıyor beni ve İhsan abiyle vedalaştıktan sonra Enez’e doğru devam ediyorum.

Nasıl ki yolun sonuna doğru sırt çantamdaki yüklerin bir kısmından kurtulduysam, içimdeki yüklerden de arındığımın farkına vardığımda Enez’in villaları görünmeye başlamıştı. Yolun sonuna doğru fark ettiğim bu somut yüklerle soyut yüklerin ilişkisi bana öğretiyor ki;

her şeye rağmen yollarda olmaktan çok her şeyle yola çıkmak, kimi zaman gereksiz olduğunu bilmediğin yüklerini bıraktırıyor gittiğin yerlerde…

Enez villalar kısmına varmadan son bir kez ayaklarımı sokuyorum, Saros’un mavi sularına. Villalara vardığımda Karagöz Market’i açık buluyorum. Hatice abla, reyonu doldurmaya çalışıyor. İçeri girdiğimde beni tanımakta güçlük çekse de, oturup soluklanınca anlıyor yorgunluğumu. “E sen bu sene sezonu erken açmışsın” diyor. “Hatice abla biliyorsun ki bende Saros sezonu her daim açıktır, hiç kapanmaz” cevabını veriyorum. Sonra bana bir yorgunluk kahvesi yapıyor ve kahvelerimizi yudumlarken ona kısaca yolculuğumdan bahsediyorum. İlginçtir ki yolculuk süresince anlattığım kişiler arasında şaşırmayan tek kişi Hatice abla oluyor. Marketten ayrılmadan bana kurduğu cümle, yürüyüşün ödülüydü adeta benim için… “Şu körfezi senin çeyreğin kadar sevseler yetecek” cümlesini hiçbir zaman unutmayacağım.

Hatice ablayla yazın buluşmak üzere sözleştikten sonra Enez merkeze doğru yürüyorum. 7 kilometre yolum var ve 17.30 Keşan arabasına yetişmem lazım. Bu yüzden adımlarımı biraz hızlandırıyorum. İşte belki de 100 kilometre boyunca en çok zorlandığım güzergah bu son dörtlük oluyor. Çünkü yolun neredeyse 4’te 3’ünü yumuşak zeminde yürüdüğümden ötürü asfalt üzerinde yürümek benim için bir işkenceye dönüşüyor. Sanki her adımda ayağıma kılıçlar saplanıyor gibi hissediyorum.

Yürüyorum, yürüyorum ve yürüyorum… Müjdeler olsun efendim, Enez’deyim… Aracın kalkmasına 40 dakikadan az bir zaman var. Hemen otogara gidip biletimi alıyorum ve yükümü araca bıraktıktan sonra ilk işim bir kırtasiye bulmak. Onu da buluyorum. Pankart hazırlamak için hemen bir kalın keçeli kalem ve mavi bir karton alırken kırtasiyedeki kadın soruyor, “Uzun yoldan geldiniz herhalde” diye.

Ayaküstü sohbetimiz esnasında nereden itibaren yürüdüğümü ve neden yürüdüğümü anlatıyorum. Tebrik ediyor beni. Ve bir sürü motive edici sözler. Bu esnada kırtasiyeci giriyor hemen araya ve gururlu bir şekilde “Biz o trol teknelerini kovduk limandan” diyor. “Hatta bin tane de imza topladık” diye de ekliyor. Limandan kovma nedenleri de geçtiğimiz aylarda trol teknelerinde çalışan iki işçinin limanda Enezli bir işletmeciyi öldürmesi. Konudan da haberdarım. “Peki” diyorum… “Bu adamları kovalamanız için illa birinin mi ölmesi lazımdı?” diye soruyorum. Çıt yok. “Adamlar senelerdir denizinizi kurutuyor. Belki de ekmeğinizi elinizden alıyor. Bugüne kadar neredeydi bu Enezliler?” diyorum. Yine çıt yok. Bizde bir şeylerin adımını atmak için felaket sonrasını beklemek ata sporu herhalde. Başımıza kötü bir şey gelmeden harekete geçemiyoruz. Önceden önlem alma, erken teşhis gibi konular bize biraz uzak ne yazık ki…

Enez’deki eksiklikleri ya da yanlışları kaleme almayacağım. Enez’in zaten yıllardır başında bir sorun var. Hangi partiden olursa olsun, o sorun bitmedi ne yazık ki…

Buradaki sitemkar konuşmam sonrası yürüyüşümün varış noktası olan Enez Kalesi’ne geçiyorum. Kaleye gelmeden hemen solda 2 yıldır hizmette olduğunu öğrendiğim bir turizm bürosu dikkatimi çekiyor. İçeri girip büro çalışanlarıyla tanıştıktan sonra beni kalede pankartımla fotoğraf çekmeleri için kendilerinden ricada bulunuyorum. Elbette ki beni kırmıyorlar. #saveSAROS hashtag’li pankartımla fotoğrafımı çekildikten sonra Keşan arabasına atıyorum kendimi.

Keşan’a hangi ara vardık farkında değilim. Sırada bir de Edirne yolculuğu var. Sevgili dostum, EDOSK üyesi Berker tarafından karşılanmak ayrıca bir mutluluk veriyor. Su toplamış, yorgunluktan üzerine basılamayacak hale gelmiş ayaklarımla birlikte eve vardığımda saat 21.00’i biraz geçmişti.

Annemle sarılıştıktan sonra kendimi televizyon karşısındaki kanepeye atıyorum. Ayaklarımı tuzlu suda dinlendirirken geride 109 kilometrenin yanı sıra asla ama asla unutulamayacak anılar ve deneyimler biriktirmiş olmanın gururuyla kapıyorum gözlerimi… Bir rüya değildi, biliyorum ama rüya kadar güzeldi… Ve gerçekti de. Sanırım konuyu, ‘Seni seviyorum Saros’ cümlesiyle bitirmek istiyorum. Maruz görün…

Bölüm – 6: İşlenen Suçlar – Yapılması Gerekenler – Yapılmaması Gerekenler – Acil Alınması

Gerekli Tedbirler – Öneriler

Hayatım boyunca asla ama asla unutamayacağım ve ‘inanılmaz bir deneyim’ olarak isimlendirebileceğim yürüyüşüm hem oldukça keyifli hem de oldukça sarsıcıydı. Yani her iki ruh haline de uygun bu etkinliğin keyifli yanları; deneyim sahibi olmak, başta kendini ve vücudunu keşfetmek, anıları tazelemek, eskilere gitmek, Saros’la baş başa kalmak, yeni insanlar tanımak, yeni hikayeler edinmek, ağırlık yaptığını bildiğin ama bir türlü kabullenemediğin yüklerden kısmen de olsa kurtulmak olarak sıralayabilirim. Sarsıcı yanı ise, böyle bir hazinenin nasıl bu kadar tahribata uğratılıyor olmasıydı…

22 Aralık 2010 tarihinde 27793 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilen Saros Körfezi gerek karadan gerekse denizden birçok tahribata maruz bırakılıyor. 4 gün boyunca arşınladığım körfezin Edirne kıyılarını; doğu, orta ve batı olmak üzere 3 bölüme ayırdım ve her birinin ortak bütünsel sorunları olduğu gibi ayrı ayrı bölgesel sorunları olduğunu tespit ettim.

Toplamda 730 kilometrekare alana yayılı olan körfez iki ilin sınırlarını kapsıyor. Biri, büyüdüğüm ve yaşadığım şehir Edirne, bir diğeri de üniversite yıllarımın geçtiği ve bende yeri her daim özel olan ve özel kalacak olan Çanakkale. Çanakkale il merkezinden bakıldığında nasıl görünüyor herhangi bir fikrim yok ancak Saros Edirne il merkezinden oldukça küçük görünüyor. Edirne merkezi yönetimin hancıları olan valiler tarafından her zaman geri plana atılan Saros’un Edirne kıyıları, Enez ve Keşan ilçelerinin merkezi yönetiminin inisiyatifinde. Edirne’den küçücük gözüken Saros’un Ankara’dan nasıl gözüktüğünü varın siz düşünün artık.

Yanlış hatırlamıyorsam körfezi en son ziyaret eden bakan Ertuğrul Günay’dı. Eğer yanlış hatırlıyorsam da kusuru bana aittir. Şimdiden özür dilerim. Hatta bir gece körfezde konaklamıştı da sanırsam.

İşte Ankara’dan küçücük gözüken Saros aslında Ankara’dan epey berrak gözüküyor. Şöyle açıklayayım. 4 günde iki elin parmakları kadar sorun tespit ettim körfezin Edirne kıyılarında. Ve hepsinde de bir Ankara rüzgarı karşıma çıktı nedense.

İşte bir solukta sayabileceğim bunca tahribat hep 657 sularında maalesef. Yani bu maddelerin hepsi devletin ilgi ve yetki sınırlarında.

DOĞUDAKİ TAHRİBAT

BİLİNÇSİZ YAPILAŞMA: Körfezin doğu kısmı olarak isimlendirdiğim Sazlıdere ve Gökçetepe son yılarda hızlı bir imar kirliliğine maruz kalıyor. Körfezin şimdilik en bakir noktası konumunda bulunan bu aksta son 10 yılda hızla yükselen yazlık siteler ve villalar, ilerleyen yıllarda körfezin başına bela olacak gibi. Üstüne üstelik hiçbir altyapı çalışması yapılmadan hızla çoğalan bu yapılaşmanın pisliği nereye boşaltılacak dersiniz?

ÇEVRE KİRLİLİĞİ: Körfezin en yeşil bölgesi doğu bölgesi olduğundan ötürü haliyle günübirlik piknikçiler de en çok bu noktaları mesken tutuyor. Ve çoğunluğu, temizliğin imandan geldiği vurgulandığı İslam dinine mensup bireyler olarak ne yapıyorlar dersiniz? Biraz polyanna’cılık olacak belki ama en azından o pisliklerini denize atmıyorlar değil mi?

ORMAN KAMPI: Tek cümleyle özetlemek gerekirse Gökçetepe Orman Kampı tek bir kesimin değil, herkesin alanı. Umarım yeterince açık olmuştur.

ORTA BÖLÜMDEKİ TAHRİBAT

TAŞ OCAKLARI: Körfezin orta noktası olarak isimlendirdiğim Mecidiye, Erikli ve Yayla’nın ilk bölümü olan Mecidiye’nin en büyük sorunu, faal ve gayri faal taş ocaklarının varlığı. Bölgede; tarımdan hayvancılığa, turizmden balıkçılığa kadar birçok sektörün bitme noktasına gelmesine neden olan bu ocaklar yöre insanına sadece ekonomik olarak zarar vermiyor. Sağlıklarını da fazlasıyla etkiliyor!

ALTYAPI VE KANALİZASYON: Yaz dönemi nüfusu 100 bini aşan ve her yıl doğu batı yönünde büyüyen Erikli sahilindeki betonlaşma had safhaya ulaştı. Bir ilçe merkezini andıran Erikli’de hızla devam eden plansız büyüme, birtakım altyapı sorunlarını da beraberinde getiriyor. Kapasitesinin üstünde tatilci ağırlayan Erikli’de baş gösteren en büyük sorunlardan biri atık ve kanalizasyon olurken bu durum halk sağlığını da ciddi bir şekilde etkiliyor.

LİMAN: Yayla’da 11 yılda yapımı tamamlanan ve ‘mühendislik hatası’ olarak karşımıza çıkan balıkçı barınağı, 40 metreye kadar uzanan sahil ve kumsalı neredeyse tamamen bitirdiği gibi körfezin yayla bölgesindeki deniz canlılığını da epey olumsuz etkiledi. Tahribattaki geri dönüşümün neredeyse imkansız olduğu Yayla’da tek umut, limanın verdiği zararı en aza indirgeyecek olan dalgakıran ancak bunun yapılıp yapılmayacağına dair henüz somut bir adım yok.

SANTRAL TEHDİDİ: Körfezin en ormanlık ve aynı zamanda en uzun kumsallarının bulunduğu bölgede Karaincirli Köyü’ne 150 metre mesafede bulunan ve tarım ve orman arazilerinin bulunduğu bölgeye yapılması planlanan Rüzgâr Enerji Santrali, körfezi tehdit eden bir diğer unsur. Ayrıca santralin yapılmasının planlandığı arazinin de bir SİT alanı olduğunu hatırlatalım.

HEBA EDİLEN TESİSLER: 90’lı yılların en popüler tatil lokasyonlarından biri olan oldukça geniş bir araziye sahip olan eski Köy Hizmetleri Tesisleri’nin bugünkü hali içler acısı.

BATIDAKİ TAHRİBAT

ATIK: Estetikten tamamen uzak yapılaşmanın olduğu bu bölümde atıkların hiçbir işlemden geçmeden körfeze boşaltılması, körfezin aslında tamamının büyük bir sorunu ancak burada uzayıp giden kumsalların fazlalığı, atık sorununu fazlasıyla ön plana çıkarıyor.

YÖNETİM: Körfeze sınırı olan tek mahalli yerleşim birimi olan Enez’in yıllardır devam eden yerel yönetim sorunu daha yıllarca devam edeceğe benziyor. Bu sorunu A partisi ya da B partisinden aday olmanın çözmediği özellikle bu dönem iyice anlaşılırken sorunun vizyonda olduğu gerçeği çarpıcı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Dolaysıyla Enez’in sorunu partisel değil, isimsel. Bu yüzden de Enezliler ne yazık ki yıllardır Enez’i yönetmeye talip olanı değil, yönetmemeye talip olanı seçmeye devam ediyor.

GENEL TAHRİBAT

ESTETİK: Körfezin tamamına yayılı olan bu sorun evlerden villalara, limanlardan barınaklara, işletmelerden tesislere kadar her alanda mevcut. Zevksiz müteahhitlerin elinden çıkma ve güzelim körfezin üzerinde emanet gibi duran yapılar maalesef körfezi boydan boya sarmalamış durumda.

DENİZ CANLILIĞI ÇEŞİTLİLİĞİ: Ve işte körfezin belki de en esaslı en büyük problemi. Körfezin sadece Edirne kıyılarının değil, Çanakkale kıyılarının da en büyük meselesi olan bu sorun günden güne büyüyor. Gırgır ve trol teknelerinin, 144 çeşit balık, 78 tür deniz bitkisi ve 34 tür süngere ev sahipliği yapan körfezi deyim yerindeyse kuruturken bölgede amatör olarak avlanan balıkçılar çoğu zaman günü balıksız kapatıyor.

– SON –