Saat sabahın ikisi… Ve günlerden Ekim’in son günü. En sevdiğim ayın son günü… Hala yazıyor olabilmenin rahatlığında yazıyorum bu satırları. Edirne soğumaya başladı. Yine de uyanmak güzel bu şehirde. Bazı akşamlar gece yarılarına kadar açık olan mekânları var; tenhalığın, son siparişin cam sesinde yankılandığı. Ve ısrarla temiz sudan yapılan buz küpleri… Sırf ‘on the rocks’ severler için…
Bir nekahet dönemi sonrasının verdiği dinginlik, sadelik, nüktedanlık ve ağırbaşlılık… Karşıma periyodik olarak çıkıp beni durduran, beni koşturan ve en önemlisi bir şekilde kendini aklayan, ismin en yalın hali gibi her cümlemin içinde kendine yer bulan o tılsım…
İç cebi sökük yağmurluğumu tekrar portmantoya astım bu gece, uzun bir aradan sonra. Sanırım bu Kasım’da da tamir edilmeyecek. Acaba ne düşünüyordur? Kızıyor mudur bana yoksa anlamaya mı çalışıyordur? İçinden çıkan çakıl taşını hatırlamaya çalışıyorum. Muhtemelen bir deniz kıyısından çıkma. Çünkü tam dingin bir denizde sektirmelik. En az dört sektirmesi var. Bir gece Aykut elinde bir şişeyle gelmişti. Söylediğine göre yaşlı bir single malttı. Temiz suyla dondurulmuş buz küplerinin çözülürken çıkardığı sesler, Cohen’in Anthem’ine eşlik ediyordu.
“Gün doğumunda,
Yeniden başla.
Böyle dediklerini duydum.
Geçmiş gitmiş olanın,
Üzerinde durma.
Henüz gelmemiş olanın ya da…”
Şişenin yarısında, ve gecenin yarısında, su damlaların altına attık kendimizi. Yağmurlu havaları sevmem ama yağmur altında ıslanmak pek bi’ haz vermiştir bana. O yüzden gündüzleri değil de geceleri yağan yağmuru daha bi’ severim. Kavafis’ten kalma bir alışkanlığım, “ten” ve “haz”. Yağmurun tende verdiği hazzı seviyorum. İşte o gece yarısı iç cebime sığmayan o yaşlı single maltın bir hatırasıdır bu sökük. Mavi olmayan sevgili yağmurluğum, sana söz veriyorum bir sonraki Kasım’a kadar tamir edilmiş olacaksın.
Başkahramanın adını henüz belirleyemediğim yeni bir öyküye başladım. İstiyorum ki James Joyce’un kitaplarındaki başkahramanların ismine benzesin. Ancak bir türlü o ismi bulamıyorum, seçemiyorum. Tıpkı bu satırlara olduğu gibi başkahramanımın ismine de ilham olur belki diye Cohen dinliyorum bir gece vakti. Ama biliyorum ki tüm ilhamı, ‘hüznün manevi babası’ndan beklemek haksızlık! Oysa bu kez küçük bir matematik hesabına ihtiyacım var biliyorum. Aynı harf sayısını her defasında bulma yeteneğimin (!) tüm haklarını, ilahi güçten alıp içsel dinginlik alanıma devrediyorum. Devrediyorum çünkü ilk “11” tercihleri nedeniyle bu “oyun”da bir kişi eksik mücadele etmek yorucu. Ve hakkaniyetli değil. “Takım arkadaşlığı”, “yol arkadaşlığı” bambaşka bir sorumluluk. Buna “ruh eşi” diyorsunuz biliyorum. Deyin…
Küçük bir pasaj:
“… Sen ne yaptıysan kendine yaptın. Ben buradayım. Ben tavrımı değiştirmedim. Sen yüzümü kapattın, beni gizledin. Beni bir ilahi varlık haline getirdin. Tüm bunları yapan sensin ama ‘benim kaderimi değiştir’ diyen de sensin. Ben ne yapabilirim ki…”
Hallelujah…
L. Cohen’e saygıyla…
