Edirne Kırmızısı’nın izinde; Mulhouse

Uğruna casusluk faaliyetlerinin yürütüldüğü, Sanayi Devrimi sonrası Avrupa’nın en gözde renklerinden biri haline gelen, rengi doğru tonda elde edene ödüllerin verildiği, doğru rengi bulabilmek için uğruna yarışmaların düzenlendiği Edirne Kırmızısı’nın peşinden Fransa’nın Mulhouse kentine uzanan yolculuk…

Uluslararası literatürde Rouge de d’Andrinople adıyla anılan Edirne Kırmızısı’na ait yaklaşık 300 yıllık kumaş bir baskının sergilendiği Fransa’nın müzeleriyle ünlü Mulhouse kentine en kolay yoldan Euroairport’tan ulaşabilirsiniz.

Euroairport; İsviçre’nin Basel, Fransa’nın Mulhouse ve Almanya’nın Freiburg şehirlerine ulaşımın sağlandığı, üç ülkeye çıkışın olduğu, Fransa’nın İsviçre ve Almanya sınırına yakın olan Saint-Louis komün idari bölgesinde yer alıyor.

Mulhouse’a ulaşmak için havaalanından kalkan ve son durağı Saint-Louis tren istasyonu olan otobüslere binmeniz gerekiyor. Yaklaşık 7-8 dakikalık bu yolculuk için kişi başı 3 Euro ödemek zorundasınız. Bu arada Mulhouse’ün Mulüz diye telaffuz edildiğini hatırlatalım.

Saint-Louis’ten Mulhouse’a ise 3.20 Euro karşılığındaki biletle yaklaşık 15 dakika süren bir tren yolculuğu sonrasında varıyorsunuz. Mulhouse, yüzde 60’ını göçmenlerin yüzde 40’ını ise Fransız nüfusun oluşturduğu, yaklaşık 110 bin nüfusuyla, Strazburg’dan sonra Alsace bölgesinin ikinci büyük şehri.

Mulhouse, yakınındaki Colmar’la birlikte dünyada şarap yoluyla ünlü Alsace bölgesinin en çok ziyaret edilen yerlerinin başında. Eşsiz mimarisiyle göz kamaştıran Mulhouse’un kelime anlamı ise Değirmen Köyü.

Dünyanın en büyük otomobil müzesi Ulusal Otomobil Müzesi’ne (Cité de l’Automobile) ile Avrupa’nın en büyük hayvanat bahçelerinden biri olarak bilinen Mulhouse Zooloji’ye ev sahipliği yapan Mulhouse’de ayrıca birçok özel müze de yer alıyor.

Fotoğraf: Peter Velthoen arşivi

Mulhouse’ün tarihi ise biraz hareketli. Şehir, 1347’de Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti ve Mülhausen Cumhuriyeti’ni kurdu. Ardından 1515’te İsviçre Konfederasyonu’na üye olarak katıldı. (yoldasin.com)

Fotoğraf: Muelhausen Reservoir auf dem Rebberg

Vestfalya Barış Antlaşmasıyla Fransa, 1648’de Almanya’yı Alsace bölgesini kendisine devretmesi için zorlasa da bölgenin bağımsızlığı devam eder. 1746 yılında Mulhouse’da ilk tekstil fabrikası açılarak Sanayi Devrimi’nin önü açılır. (yoldasin.com)

Fotoğraf: transpressnz.blogspot.com

Kent, 1798’de Mulhouse vatandaşları tarafından oylama yapılarak yeni Fransız Cumhuriyeti ile yeniden birleştirildi. Fransa’nın 1871’de Prusya’ya yenilmesi üzerine Mulhouse, Alman kontrolüne geçti. Bu dönemde Almanca Mülhausen olarak anılan şehir ancak 1919’dan sonra Mulhouse ismine tekrar kavuştu. (yoldasin.com)

Mulhouse Tren İstasyonu’nda indikten sonra yönünüzü sağ tarafa doğru çevirdiğinizde, Tekstil Müzesi’ni yani Musée de l’impression sur étoffes’i göreceksiniz. Müze sabah 10.00’da açılıyor ve 12.00 – 14.00 arası ziyarete kapanıyor. 14.00’ten sonra ise 18.00’e kadar ziyaret edebilirsiniz.

Müze Pazartesi günleri hariç haftanın 6 günü açık ve ziyaret kişi başı 10 Euro. Öğrenci için ise 5 Euro. 1857’de kurulan Endüstriyel Tasarım Müzesi, Musée de l’impression sur étoffes’in temelini oluşturuyor.

1955’te, müzeyi yerel bir hukuk birliği tarafından kurulan müze 6 milyon örneğe ek olarak 50 bin tekstil dokümanı saklıyor. 18’inci yüzyıldan günümüze dek yatak örtüleri, eşarplar, şallar birçok tekstil ürünü iki katlı özel müzede sergileniyor.

Müzede Fransızca, Almanca ve İngilizce dillerinde saat 10:00 ile 16:00 arasında bir günlük baskı kursları düzenlemektedir. Tahta ile yazdırarak masa örtüleri veya diğer tekstil ürünleri yapabilirsiniz. En fazla 5 kişi ile sınırlıdır. Müze ayrıca yıl boyunca çeşitli sergilere de ev sahipliği yapmaktadır.

18’inci yüzyıldan 1940’lara kadar, dünyadaki en önemli basılı malzeme koleksiyonunu temsil edildiği müze bugün tekstil camiasında en önemli müzelerden biri olarak görülmektedir.

Müze yönetimi tarafından her yıl bir Noel rengi seçildiği için müzenin tasarımı her Noel öncesi yeniden düzenleniyor. Müzenin 2011 yılının motifi olarak seçtiği ve ‘Gül Rengi’ adını verdiği renk ve motifte Edirne Kırmızısı’ndan şu şekilde bahsediliyor:

“Gizli imalat olması nedeniyle Türkler tarafından büyük bir titizlikle korunan, ünlü kırmızı Adrianople övgüyü hak ediyor. Bu motif, 19’uncu yüzyılda Avrupa tekstil baskısının kaynağı ve Mulhouse’un yükselişi ile Hintlilerden esin kaynağı oluyor.”

Fransız sanayici ve mühendis Édouard Delamare’in deyimiyle Fransa’da pamuk kullanımının yaygınlaşması sonucu sırrı çözülmesi zorunluluk haline gelen Edirne Kırmızısı ilk kez 1740’lı yıllarda Fransa’da üretiliyor.

Tam olarak yılı bilinmese de 18’inci yüzyıla ait olduğu bir kumaş 2018 Kasım itibariyle müzenin birinci katında sergileniyor.

         

Müze yönetimi tarafından özenle korunan Edirne Kırmızısı, müzenin neredeyse geneline hakim. Müzenin birçok noktasında Edirne Kırmızısı dahil kırmızının birçok tonunu görebilmek mümkün.

Fotoğraftaki kumaş, Dollfus Mieg & Cie koleksiyonundan ve 1825 – 1830 yılları arasında pamuklu bir kumaş üzerine baskı yöntemiyle basılmış.

       

Edirne ile İzmir’in yolu Edirne Kırmızısı’nda da kesişiyor. Daha önce ulaştığım kaynaklarda Yakın Doğu’daki kök boya üretimin kopyalanmasında ve maddenin özelliklerinin Avrupa’da öğrenilmesinde etkili olan gezgin, girişimci ve mucit Claude Flachat’in İzmirli bir hallacı ve Edirneli iki boyacıyı Fransa’ya götürdüğü biliniyor. Edirne ve İzmir bağını bir başka yazıya saklayalım.

Araştırmış olduğum tüm kaynaklar, Edirne Kırmızısı’nın en doğru rengi ipek kumaş üzerinde verdiği sonucuna ulaştırıyor. Ki rengimizle ipek kumaş üzerine basılı bir halde karşılaşınca bu bilginin doğruluğu teyit ediliyor adeta. Gerçekten de ipek kumaşta öylesine şık, öylesine albenili duruyor ki…

Müzede, Edirne Kırmızısı’nın da basılı olduğu çok sayıda kumaşın satıldığı bir satış bölümü var. Ayrıca müzenin girişinde Edirne Kırmızısı’na ait bir kumaş baskının ve sevgili ağabeyim Recep Zogo’nun girişimleriyle Trakya Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’ne kazandırılan Paylaşılmayan Renk: Edirne Kırmızısı isimli kitabın fotoğrafı yer alıyor.

Her yıl bir Noel rengi belirleyen ve o yılki renge göre kumaş basıp satış yapan müze yönetimi, en çok satış yapılan kumaşın 2011 yılının rengi olan Edirne Kırmızısı’na ait olduğunu belirtiyor.

Ortamıza aldığımız sevgili Aynur Demirci ablam da Edirne Kırmızısı’ndan sonra Mulhouse’ün bana kattığı en büyük güzellik oluyor. Seni tanımak harikaydı Aynur abla…

Ve son olarak Rouge d’Andrinople’in yani Edirne Kırmızısı’nın bir rakibi olduğunu öğreniyorum. O da L’etoile Rouge D’amsterdam. Yani Amsterdam Yeşili 🙂

MULHOUSE’DEN KIRMIZI KIRMIZI KARELER

İlgili yazı:

Reng-i Edirne: Rouge d’Andrinople

Sokakları parfüm kokan ülke; MONACO

Vatikan’dan sonra dünyanın bağımsız en küçük ikinci devleti olan Monaco, Fransız Rivierası olarak adlandırılan Fransa’nın güney sahillerinde bulunuyor. 18 kilometre alan üzerine sığdırılan ve şatafatın, şaşaanın, zenginliğin ve lüksün sembolü olan bu memlekete ülke derseniz Monaco, şehir derseniz Monte Carlo diye hitap etmeniz yeterli.

Elbette ki kişi başına düşen milli gelirde dünya lideri olan (2015 verilerine göre kişi başı milli gelir 171 bin 465 dolar) bu ülkeyi, Genoa seyahatim sırasında günübirlik bir programa sıkıştırdım zira geceliği 80 Euro’dan başlayıp 3 sıfırlı, hatta 4 sıfırlı rakamlara kadar ulaşan otel fiyatları görünce bu kararın ne kadar da yerinde bir karar olduğunu anlamam pek de zor olmadı. Ayrıca Monaco oldukça küçük bir ülke olduğu için 1 günün gündüz saatleri bu ülkeyi gezmeniz için yeterli olacaktır.

Genoa’dan gidiş – geliş 65 Euro’ya aldığım tren bileti (2015 Kasım) ile 3 saatlik süren bir tren yolculuğu sonrası Monaco’ya vardığımda şehirde beni nelerin beklediği konusunda az çok fikir sahibi oldum.

Konuya ilişkin olarak aşağıdaki linki inceleyebilirsiniz.

http://jorkoyollarda.com/genoadan-monacoya-tren-yolculugu/

Çünkü şatafat, bir tünelin içine inşa edilmiş olan Monaco Tren İstasyonu’ndan itibaren başlıyor. Bakımlı ve şık mermerler arasında tren istasyonunu arşınlarken Monaco sokaklarından istasyon içine doğru sızan gün ışığı, gözlerinizi kamaştırmaya yetecektir, ki bu kamaşmaya, milyon dolarlık araba ve yatların da ışıltısı dahil.

  

Tipik bir Akdeniz ikliminin görüldüğü Monaco’yu yılın her ayı ziyaret etmeniz mümkün ancak tüm kıyı Akdeniz şehirlerinde olduğu gibi burası için de Ekim – Kasım, Mart – Nisan ayları oldukça ideal. 35 bine yakın nüfusun ikamet ettiği Monaco, yürüyerek ülke gezdim demek için de oldukça elverişli. Otobüsle ülkenin her yerine ulaşabileceğiniz 10 hattan oluşan bir ulaşım ağı var ancak yüzölçümü bu kadar küçük bir ülkeyi otobüsle gezmenizi kesinlikle tavsiye etmiyorum. Zira sıkı bir tempoyla 8 ila 10 saatte ülkenin görülebilecek her yerini gezmeniz mümkün. Buna, İtalyan pizzası eşliğinde yudumlayacağınız Fransız şarabı molası da dahil.

Tren istasyonundan çıkar çıkmaz içgüdüsel olarak deniz kenarına doğru yürürken buldum kendimi. Liman, olabildiğince birbirinden lüks yüzlerce yat ve tekneyle dolu. Bir de limanın uç tarafına doğru yanaşmış devasa cruise gemileri var. Cruise gemileri de günübirlik olarak Monaco’ya uğruyorlar zira Monaco’da değil 2 ya da 3 gece, 1 gece bile konaklamak mantıklı değil. Sadece pahalılıktan ötürü değil, çünkü gerçekten Monaco’da geçireceğiniz 1 gün size yetecektir. İlla konaklama yapacaksanız, trenle 20 dakika uzaklıkta bulunan Nice’i tercih edebilirsiniz.

Monte Carlo’nun liman bölgesi potansiyel bir turist için önem taşıyor, çünkü şehri geniş bir açıyla görebileceğiniz, Monte Carlo deyince gözünüzde canlanacak görüntüyü şekillendirebilecek olan en iyi lokasyon kesinlikle burası. Bir tarafınızda suyu görmenize engel olabilecek bir yat yoğunluğu, diğer tarafınızda ise beton üstüne beton şeklinde dev binalardan oluşan bir şehir görüntüsü ile kendinizi biraz sıkışmış hissetme ihtimaliniz yüksek, ancak aslında tam olarak da bu bunaltı anında Monte Carlo’da olduğunuz hissedeceksiniz.

   

Liman bölgesinin en sonuna kadar yürüdüğünüzde sizi marinaya ait restoranlar bekliyor olacak. Şehre karşı bir öğle yemeği için iyi bir alternatif olabilir.

Monaco sokaklarını arşınlarken size tavsiyem, şehri üç aşamalı gezmeniz.

Casino Bölgesi

Eski Monaco (Old City)

Yeni Monaco (Fontvieille)

Trenden indikten sonra gardan çıkıp ana yola çıktığınızda iki seçeneğiniz var: Eğer sol tarafa dönerseniz, Casino bölgesine gidersiniz (deniz sağınızda kalacak şekilde), sağ tarafa dönerseniz ‘eski’ ve ‘yeni’ Monaco diye belirttiğimiz rotada ilerlersiniz. Ben vücudumun verdiği refleks gereği deniz kenarını gezdikten sonra casinolar bölgesine doğru ilerledim. Avrupa’nın en bilinen kumarhanelerinin olduğu bir şehre gelip kumar oynamamak olmaz. Hızlıca yaptığım gözlem sonrası daha mütevazi bir girişinin olduğunu düşündüğüm Le Ruhl Casino’ya girdim. Bakmayın mütevazi dediğime, aslında bu kumarhane bile şatafatın bina şekli olarak karşınıza çıkabilir.

Gündüz vakti olduğu için kumarhane bomboş. İçeri girdiğimde tam 5 tane görevli tarafından karşılaşınca birden panikledim. Her biri Fransız kibarlığı ile yarıya kadar eğilip ‘Bienvenue Mösyö’ deyince tedirginliğim yerini özgüvene bıraktı 🙂 İçlerinden biri, içeri fotoğraf makinesiyle girişin yasak olduğunu kibarca söyledikten sonra beni kumarhane salonuna doğru yöneltti. Tribünleriyle birlikte hesapladığınızda bir Abdi İpekçi Spor Salonu büyüklüğünde olan kumarhanede yüzlerce, belki de binlerce makine vardı. Bu kültüre uzak olduğum için görevliyi yanımdan hiç ayırmadım ve ondan bana bir makine tavsiye etmesini, sonra da nasıl oynamam gerektiğini göstermesini rica ettim. Sağ olsun ilgilendi. 10 Euro’yu 3 dakikada çarçur ettikten sonra usul usul uzaklaştım Le Ruhl Casino’dan ve denizi soluma alarak eski şehir merkezine doğru ilerlemeye başladım. Burada Tarkan posteriyle karşılaşmak inanın çok büyük sürpriz oldu zira Mega starımız ileri bir tarihte burada konser verecekmiş. Gururlanıyor insan gerçekten.

  

RAMPE DE LA MAJOR MERDİVENLERİNİN ARDINDAN KRALİYET SARAYI VAR

Bir ritüel olan kumar işini aradan çıkardıktan sonra rotamı ilk olarak deniz solda kalacak şekilde eski şehir merkezine doğru çevirdim. Rampe de la Major merdivenlerden yukarıya yürüyerek Monaco Kraliyet Sarayı’nın (Palais Princier – Prensin Sarayı) olduğu meydana ulaştıktan sonra burada sizi harika bir atmosfer bekliyor olacak.

Öncelikli olarak saraya doğru yaklaşıyorum ve burada askerler seramonik bir şekilde devriye nöbeti tutuyor. Sarayın ana giriş kapısının solunda bilet alarak içeriyi gezebileceğiniz bir bölüm var. Bu bölüm bahar ve yaz aylarında 8 Euro karşılığında gezilebiliyor. Ayrıca antika araba koleksiyonunu görebilmeniz mümkün. İçeride fotoğraf çekmek yasak. Sesli rehberle gezilebiliyor. Kraliyet ailesinin kullandığı eşyalar sergileniyor. Tüm dünya çapında hal böyle olunca Monaco Kraliyet Sarayı da ülkenin en çok ziyaret edilen turistik noktalarından biri haline gelmiş tabi ki.

  

Meydanda ayrıca hediyelik eşya alabileceğiniz birçok küçük dükkan bulunuyor. Adalet Binası da (Palais de Justice) buradaki etkileyici binalardan biri. Hemen yakınında 1903 yılında yapılan tarihi Monaco Katedrali’ni görebilir ve içini ücretsiz olarak ziyaret edebilirsiniz. Eğer Avrupa’nın diğer şehirlerini gezdiyseniz emin olun Fransa’daki kiliselerin ve katedrallerin içleri sizi pek etkilemeyecek. Diğer Avrupa ülkelerine göre oldukça sade ve ihtişamdan uzaklar.

    

Pahalı dedik, lüks dedik, şatafatlı, şaşaalı dedik ve aklınıza bir Monaco modeli belirledik fakat burada şehri keşfetmek dışında spesifik olarak gezecek çok fazla yer ve müze olmadığı için bu noktada biraz daha sakinleşebiliriz. Monte Carlo müze müze gezeceğiniz bir şehir değil, aksine her şeyiyle dünyanın geri kalanından farklı olduğu için daha çok çevreyi ve insanları gözlemlemelik bir şehir. Dolayısıyla en azından bu açıdan bütçenizi çok da sarsmayacaktır. Aslına bakarsanız hiçbir müzesini görmeden, 1 Euro bile harcamadan şehri büyük ölçüde tanımak bile mümkündür desem abartmış olmam sanırım.

Genoa’dan Monaco’ya Tren Yolculuğu

Adını, Latince diz anlamına gelen ‘Gen’den alan İtalya’nın beşinci büyük kenti Genoa, Çizme’nin diz bölgesine geldiği için lokasyon olarak Fransa’ya yakın bir konumda yer alıyor. Bu da Genoa’ya gitmişken Fransa’nın herhangi bir şehrini günübirlik de olsa deneyimlemeyi ideal bir fikir haline getiriyor.

Sınır ya da sınıra yakın bir şehri ziyaret ettiğinizde başka bir ülkeye geçmek hem ilginç, hem de inanılmaz keyif verici oluyor. Kendi adıma konuşayım, herhangi bir kara ulaşım aracıyla -hele ki trenle- ülke aşmak dünyanın hiç de gözümüzde büyüttüğümüz kadar büyük ve ulaşılmaz olmadığını gösteriyor. Zaten insanın kendi kendine koyduğu sınırlar değil mi ki dünyayı bu imkansız ve ulaşılmaz kılan.

İnsanoğlunun gözüyle görmeyip her türlü kuralına boyun eğdiği yegane ritüel ülkeler arası sınırlardır. Doğuda; görmediğin, dokunamadığın yasal bir çizgiyi geçmek uğruna türlü mücadeleler ve sayısız canlar verilirken batıda bu işin bir göz teması kurularak hallolması neyle ifade edilir bilmem ama inanın mesele sadece ön yargılar değil. Şark kültürünün getirmiş olduğu, hatta sebep olduğu birtakım eksiklikler de maalesef  karşımızda beliriyor.

Neyse… Konuyu fazla diplomasiye kaydırmadan seyahatimize gelelim.

‘Çizmenin Asi Çocuğu; Genoa’ yazımda bahsettiğim gibi geceyi geçireceğiniz noktayı Stazione di Principe’e yakın bir noktadan seçerseniz bu tren istasyonundan kendinize bir seyahat ısmarlamamanız mümkün değil. Zira uçaktan indiğinizde Genoa merkeze gelip Principe durağında indikten sonra sırf göz atmak için içeri girdiğim tren istasyonundan kendime gidiş dönüş bir Monaco tren bileti alarak çıktım.

    

Mimari konusunda hayli usta ve titiz olan İtalyanlar, Principe Tren İstasyonu’nu yaparken daha sade bir tasarım kullanmayı tercih etseler de bu şirin istasyon gözü yormayan dekoratif yanıyla bir hayli ilginizi çekecektir.

Principe’ten İtalya’nın birçok şehrine direk tren seferi olduğu gibi Fransa’nın güney sahilindeki şehirlerine de buradan alacağınız tren biletleri ile ulaşmanız mümkün. Tren Italia, İtalya’nın resmi devlet demir yolları olması dolayısıyla çok fazla şehir seçeneği sunuyor. En fazla iki aktarma ile İtalya’nın herhangi bir büyük şehrine Genoa’dan rahatlıkla ulaşabilirsiniz.

Genoa’ya gitmeden önce aklımda günübirlik destinasyon olarak Bologna ya da Torino vardı ancak Principe’e girdikten sonra aklıma yatan Monaco seyahati sonrası kendimi bir sonraki güne Monaco’ya tren bileti almış olarak buldum.

   

Avrupa’yı gezenler bilir. Birçok noktaya trenle seyahat yapacağınız zaman o tren biletini önceden alırsanız çok daha uyguna gelir. Nasıl ki uçak biletlerini 3-4 ay önceden aldığınızda fiyat daha uygun oluyorsa bu durum Avrupa’daki tren seyahatleri için de geçerli. Yine Avrupa’yı gezenler çok iyi bilir, İtalya’nın pahalılığı, Fransa’nın lükslüğü ile birleşince ortaya yüksek fiyatlar çıkabiliyor. Ben, Monaco’ya gidiş – dönüş tren bileti için tam 65 Euro ödedim.

Genoa’da ikinci günüme, 08.56’da başlayacak tren yolculuğum için 07.00’de erken kalkarak başladım ve soluğu köşe başındaki Focacceria’da aldım. Focacceria, İtalyanların pizza hamurundan yaptıkları kıtır ekmek üzerine peynir, patlıcan, biber, soğan, domates gibi sebze koydukları hamur işi atıştırmalık olan focaccia’ların satıldığı dükkanlara verilen isim. Bir zeytinli bir de patlıcanlı focaccia ile karnımı bir güzel doyurduktan sonra Principe’e doğru yola koyuldum. Çevrede kısa bir foto safari yaparken gördüm ki Genoa’da tren trafiği bir hayli geniş ve kalabalık. Tren istasyonu sürekli hareketli. Trenlerin biri kalkıyor biri geliyor.

İtalya’da her ne kadar metro ağı gelişmiş olmasa da raylı sistem konusunda İtalyanlar bir hayli başarılı. Çevre gezimi sona erdirdikten sonra perondaki yerimi aldım ve beni Monaco’ya ulaştıracak treni beklemeye başladım.

Tren; Nice ve Marsilya’ya kadar gideceği için güzergahta birçok köy ve kasaba bulunuyor ve bu nedenle olsa gerek peron biraz kalabalık. Bir ara yer bulabilir miyim telaşına bile düşüyorum ki treni görür görmez bu telaşımın boşuna olduğunu anladım. Çünkü trenin başı ve sonu arasında nereden baksanız bir 6 dakika mesafe var.

Tren perona yanaştıktan sonra Genoa’da inecekler indi ve ben de heyecanla trene atladım. Gidiş güzergahını gözümde kestirerek hemen bir cam kenarı bulup oturdum. Sabah saatlerinde kendini belli eden güneş, tren camının içine doğru girerken perdeyi özellikle çekmedim. Çekmedim çünkü daha seyahatimin 30’uncu dakikasından itibaren Akdeniz’in parlak maviliği ile tanışmış oldum.

Güneş ışınlarının Akdeniz vasıtasıyla önce trenin camına, oradan da bedenime teması inanın hayatım boyunca unutamayacağım anlardan biriydi. Bir güneş gözlüğü işimi görmeye yetti.

Güneş gözlüğünüzü takın ve arkanıza yaslanın. Seyahatin büyük bir kısmı boyunca sol yanınızda size Akdeniz eşlik edecek.

    

Akdeniz’in gözden kaybolduğu zamanlarda trendeki hayatı gözlemliyorum. Yanımda oturan İtalyan kadın kitap okuyor. Her durak öncesi hoparlörlerden ‘Sinyor dela Sinyore’ girişiyle başlayan anonslar yükseliyor. İtalyanca o kadar ezgili bir dil ki, karşınızdaki kişinin nameli konuşmalarına kapılıp gitmemeniz içten bile değil.

Bir ara gözüm, karşımda oturan ancak Ventemiglia’da inen İtalyan beyefendinin bıraktığı gazeteye takılıyor. Türkiye’de yaptığım gibi gazeteyi spor sayfasından itibaren okumaya, daha doğrusu incelemeye başlıyorum. İtalyan gazetelerinde de spor sayfaları en arkadan başlıyor.

   

Ventemiglia, İtalya ve Fransa sınırında küçük şirin bir kasaba. Akdeniz’in hemen kıyısında. Trenimiz burada bir 10 dakika bekliyor. Hem yolcu indi bindisi için hem de Fransız polisinin pasaport kontrolü için. Bulunduğum vagondaki çoğu insan Ventemiglia’da indi. Hatta bir ara ben de sürü psikolojisine uyup ayaklanır gibi oldum. Taa ki karşımda Fransız polisini görünceye dek. Kalkıp oturma hareketi nedeniyle şüphe çekmiş olmalıyım ki pasaportumu ve beni uzun uzun inceledi. Belki de prosedür budur bilemem.

Sınırı geçtikten sonra yaklaşık bir 45 dakika daha tren yolculuğu yaptıktan sonra Monaco’ya geldiğinizi çok iyi anlıyorsunuz. Monaco’ya geldiğinizi, Monaco’nun yeraltındaki tren istasyonunda da anlayabilirsiniz. Zira Monaco, fazlasıyla gösterişli.

Monaco izlenimleri için: 

Sokakları parfüm kokan ülke; MONACO

Genoa’dan Monaco’ya trenle daha ucuz yollu seyahat etmek mümkün. Tren biletini önceden almanız gerek. Bu konuda aşağıdaki link size yardımcı olacaktır.